20 Aralık 2018 Perşembe

Arkadaşım Diyabet

Biz bu arkadaşla 16 yıl önce tanıştık. Daha önce varlığından bile haberim yoktu. 2002 yılının Kurban Bayramına rastlar bana haber salması, gel tanışalım demesi. O zamandan beri de iyi bir dostluğumuz var kendisi ile. Zorunlu olarak hayatıma girdi, galiba çok rahat ettirdim kendilerini, gitmek de bilmedi her nedense. Belki de atalardan, dedelerden kalma bir mirastı bu. Vasiyetti. "Biz bu arkadaşın dedesiyle tanıştık, arkadaş olduk. Sen de torunuyla tanış." ya da bizim atalar bunun dedesi ile kanka olunca, "Oğlum, kızım tanışmasa bile torunum tanışsın." demiş de olabilirler.

Neyse hoş geldi sefa geldi. Halbuki 30 yaşıma kadar tanımazdım ben bu  arkadaşı. Ailede tanıyan bilen de yoktu. Bu arkadaş çok hızlı girdi hayatıma.

Arkadaşım diyabetten yani şeker hastalığımdan bahsediyorum. 

16 yıldır arkadaşım oldu artık. Arkadaşım diyabet. Çok sevdiğim bir arkadaş değil ama beraber yaşamak zorunda olduğum bir arkadaş diyabet. Yerleştiği yerden de kolay kolay kalkmıyor namussuz. Bu arkadaş hayatınıza girmeden önce, sizinle tanışmadan önce mektup yazar size. Tanışmak ister. O mektubu iyi okumak önemli. İyi okumak ve diyabetin geliyor olduğunu anlamak. Eğer bazı tedbirler alınırsa bu arkadaşla tanışmadan hayatımızdan teğet de geçirebilirsiniz. 

Bana  mektubunu göndermeden direk kendisi geldi diyabet. Bir anda. 2002 yılının Şubat ayına rast gelen kurban bayramında, bayram ziyaretine gittiğimiz her evde, tuvalete girmem ve ağzımın kuruması, bunun üzerine neredeyse litre litre su içmem sonra tekrar tuvalet. Bu durumun gece uykudan sık sık uyanıp gecede dört beş defa tuvalete kalkma ile devam etmesi diyabetin çoktan gelmiş olduğunun habercisiydi. Ben farkında değildim ama kilo da vermeye başlamıştım. Emekli hemşire olan kayınvalidemin durumun farkına varıp bayramdan sonra bir tahlil yaptırmamın iyi olacağını söylemesi üzerinde kan tahlili yaptırdım. Tahlil sonucunda kan şekerim listelere hızlı bir giriş yaparak 390 açlık değeri ile bana merhaba dedi. "Yok artık vardır bunda bir hata" diyerek bu kez başka bir hastanede tahlil yaptırdım. Yine 300' lerde bir açlık değeri. Tokluk değeri ise yok. Neden yok? Çünkü benim tokluk şekeri değerim makinenin üst sınırının daha da üstünde çıkmış. Yani 600'ün üzerinde. Biz tabi ki şok. 

İlk bir yıl ilaç kullandım. Baktık ki değerler düşmüyor yirmi gün hastanede yatış macerasıyla birlikte bu kez insüline merhaba dedim. Normal düzeyi 80-110 aralığında olması gereken kan şekeri değerinin bu süreçte 400' lerle zirvesini de gördüm 28' lerle dibini de. Hemşirenin insülin iğnesini elime verdiği ve "Karnını aç bakalım ilk iğneyi kendin yapacaksın." demesiyle insülinli hayata ilk adımı 15 yıl önce atmış oldum. Hastaneden çıktığımda bambaşka bir hayat beni bekliyordu artık. "Diyetler, şeker ölçümleri, şekerim düştü mü? Çıktı mı? Ara öğünümü yemeliyim. Eyvah iğneyi yapmayı unuttum. Gece şekerim düştü." cümlelerini kurmaya başladığım yıllar beni bekliyordu artık.    

Bu arkadaş hayatınıza girdiği vakit çok geçmeden diğer arkadaşlarını da çağırıyor. Tansiyon, tiroid, böbrek rahatsızlıkları hep bu diyabetle arkadaş olduktan sonra giriyor hayatınıza. Gripte siz de daha fazla kalmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi zayıflıyor çünkü. Çok şükür böbrek arkadaşın dışında diğer arkadaşlarını da çağırdı gelirken benim arkadaşım diyabet. Kovuyorum gitmiyor. Diyet yapıyorum gitmiyor. Çünkü bunlar akut hastalıklar. Geçmiş olsun demekle geçmiyor ne yazık ki.

Atalarınız eğer bu arkadaşla bir hikaye yaşamış ise sizin de büyük olasılıkla onunla tanışma ihtimaliniz vardır. Ancak tanışmayı geciktirebilirsiniz. Çocukluğunuzdan itibaren beslenmenize dikkat ederek, pankreasınızı çok yoracak, onun erkenden emekli olmamasını sağlayacak yiyecekler tercih edebilirsiniz. Gereğinden fazla tatlı, dondurma, hazır paketli gıdalar ve fast food tarzı besinleri gereğinden fazla almayarak pankreasınızın ömrünü uzatabilirsiniz.

Neden pankreasımızı yormayalım? Çünkü yiyeceklerimizin içinde bulunan ve hücrenin yakıtı olan şekeri yani karbonhidratı hücrenin içine alınmasını sağlayan reseptörleri çalıştıran şey pankreasın ürettiği insülin. Yani hücrenin kapısının açılmasını sağlayan enzim ya da hormon. Pankreas insülini yeteri kadar üretemeyince hücre kapıyı tam açmıyor. Sadece aralıyor. Böyle olunca da hücre içine giremeyen şeker kanda birikiyor. Biz de şekerim yükseldi diyoruz. İnsülinin fazla üretilmesi ya da dışarıdan fazla insülin alınması sonucunda ise hücre kapıları ardına kadar açılıyor ve hücreye gereğinden fazla şeker girince kandaki şeker normalin altına düşüyor "kan şekerim düştü" diyoruz. 

Yine de halimize çok şükür. Çocukluğundan itibaren diyabet hastası olan çocukları düşününce bizim ki de dert mi diyorum. Çok tiryakisi olmadığım halde benim bile bazen canım çikolata, dondurma, pasta, tatlı çekiyor. Doğru olmadığı halde iğnemi biraz fazla yaparak isteğimi geçirecek kadar tadımlık yiyorum ama bir çocuğun canı çektikçe doyunca dondurma, çikolata yiyemiyor olması çok acı.

İnsülini hayatımıza kazandıran bilim adamları ise sevmediğimiz kafir batının Kanada’da Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yetişmiş Dr. Frederick Banting ve yardımcısı Charles Best. İkisini de saygı ve rahmetle anıyorum. Banting, şeker üzerinde etkin olan hormonun pankreas tarafından üretildiği yargısına varmış ve bu yargısını kanıtlamak için bir deney yapmıştı. Bu deneyde gösterdiği başarı, daha sonra milyonlarca şeker hastası için bir sağlık kaynağı oldu. Bu bilgiler, insülinin bulunma hikayesini ve Elizabeth isimli 14 yaşında şeker hastası bir kızın hayatını anlatan Caroline Cox'un  "Yaşama Savaşı-Genç Bi

r Kız, Diyabet ve İnsülinin Keşfi" adlı kitabı olan insülinin keşfi konusunda okuduğum ilk romandan.

Diyabet iyi bir arkadaş değil. Onunla tanıştıktan sonra yapmanız gereken diyeti çok daha öncesinden yaparsanız, kolalı içecekleri, hazır paket gıdaları, unu, şekeri, tuzu, tatlıyı, fast food gıdaları ne kadar hayatından uzak tutarsanız bu arkadaşta size uğramaz uğrayacaksa da daha geç uğrar.  

Unutmayın üç beyazdan yani un, şeker, tuzdan uzak durursanız otomatikman dördüncü beyazdan da uzak durursunuz. O da sizi bu dünyadan son uğurlayacak olan pamuktur.  

Sağlıklı yaşayın, hayatınıza soktuğunuz arkadaşlarınızı iyi seçin.   
    
  

18 Aralık 2018 Salı

İnsanlar Ölür Hayvanlar Telef Olur

“Büyükbaş hayvan yüklü tır devrildi. 19 büyükbaş hayvan telef oldu.”
“Ahır yangınında 10 hayvan telef oldu.”
“Sel felaketi 3 kişi öldü 15 hayvan telef oldu.”
“Zehirlenen köpeklerden 12 tanesi telef oldu.”

Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük'te "TELEF" kelimesini şöyle tanımlanmış:

1-Hayvanı yok etme, öldürme. 
2-hlk. Boş yere harcama, yıpratma 

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğünde:
1- Aç, susuz, bakımsız; "Beş gündür telef zavallı"
2-Zayi olma, ölme olarak tanımlanmış.

Neden insanlar ölüyorda, hayvanlar telef oluyor? 

Kuruyan çiçeklerimiz  için bile;  "Komşum, diktiğim gül kurudu öldü."  ya da  "Balkonumdaki fesleğen tutmadı, öldü." deriz, "telef oldu gülüm, fesleğenim" demeyiz de "öldü" deriz. 

Peki neden hayvanlar için  "öldü" demiyoruz "telef" oldu diyoruz?  

Hayvanı "mal" olarak gören yasaların ve buna bağlı zihniyetin dile yansımasıdır bu telaffuz edilen.
Zorunlu olarak ticari kaygılarla,   ineğine, mandasına, koyununa -zorunlu olarak-  geçim kapısı, sadece gelir kaynağı olarak, sermaye olarak bakan düşüncenin bütün hayvanlara mal edilmesi, yansıması, hakikaten de "mal" edilerek "mal" olarak görülmesidir.

Adana’nın Seyhan İlçesinde 23 Temmuz’da meydana gelen olayda, 3 arkadaş yanlarına Pitbull cinsi köpeklerini tabi ki ağızlığı olmadan gezdirmeye çıkardılar. Bu arada köpek caddedeki market sahibinin 3 yıldır baktığı “Çıtır” isimli hamile kediyi görünce kovaladı. Çocuklardan biri, korkup minibüsün altına  giren kediyi çıkararak kuyruğundan tutup köpeğin önüne attı. Kediyi havada kapan köpek onu saniyeler içinde parçaladı. Hamile kedi köpek gittikten sonra kalkıp gitmeye ancak olduğu yere düşerek telef oldu. Olay güvenlik kamerası tarafından kaydedildi. Polisler çocukları göz altına aldı. Kediyi tutup köpeğin ağzına atan A.Y.(13 yaşında) basın mensuplarının “Kedi öldü hiç mi üzülmedin?” sorusu üzerine “Ben seni vursam bile üzülmem, kediye mi üzüleceğim.” Yanıtını verdi. 

Ne yazık ki toplumsal bir ahlak çöküntüsü ve ruhsal telef halindeyiz. Toplumun kimyası bozulmuş durumda. Bunda ahlaki nedenlerin rolü olduğu gibi gerçek anlamıyla vücuda alınan kimyasalların piyasada çoğalması, satın alınmasının kolaylaşması ve bu kimyasalların da bu yaşlardaki çocukların kullanımına kadar düşmesi de bir etken. Gerçekten çok acınası bir olay. Bu sadece hayvanın ölümünün üzüntüsü değil toplumun, hepsinden öncesi çocuklarımızın bu kafa yapısı ile yetişiyor olması. Beni asıl üzen bu. Biz bu çocukları okullara neden gönderiyoruz o zaman. Öğretmenler neden var? Aileler neden var?      

"Telef oldu, ziyan oldu gitti." 

Duygusal herhangi bir şey yok bu cümlede. Duygusal bir his yok. Bir eşyanın, bir malın kaybolması var, kullanılmayacak durumda olması var.

Hayvanlarımızın, hem kelime anlamıyla, hem de gerçekten telef olmaması, doğduğunda ve yaşarken bir can taşıdığı bilincinde olduğumuz gibi, ölürken de bir hayatın sona erdiği, bitkilerin bile telef olmayı hak etmediği bu dünyada "ölmek" kelimesini bile onlara çok görmeyeceğimiz yakın gelecekler yaşamayı diliyorum.

İnsanımızın  ahlakı ve duyguları telef oldukça daha çok hayvan ölecek sanırım.

16 Aralık 2018 Pazar

"SELFİE" Kendi kendimize bir fotoğraf çekilelimdir.

"Kardeş bir fotoğrafımızı çeker misin rica etsek? diye bir söz vardı. Ne zamandır duymadığımız. Ön kameralı telefonların üretilmeye başlaması ile herkes kendi kendinin resmini çekmeye başladı.


Daha cep telefonları fotoğraf çekmezken, dijital fotoğraf makinemizle, "Dur bi kendi kendimizi çekelim" deyip kolumuzu ileri uzatarak, makineyi kendimize doğru çevirerek kendimizin fotoğrafını çekerdik. Şansına artık çerçeveye ya girer ya girmezsin. Meğer bu yaptığımızın, kendi kendine fotoğraf çekilmenin adı selfie'ymiş de haberimiz yokmuş. Tabi bunu makaralı filmli fotoğraf makinesiyle yapma lüksümüz yoktu. Ne çıkıp çıkmayacağını bilmeden film boşa harcanır mı? Tabi ki harcanmaz. Beğenmediğimizi silme, ya da ne çektiğimizi görme şansına sahip değildik o zamanlar. 


İnsanların daha çok sosyal medyada vakit geçirmesi fakat aslında gerçek hayatta sosyallikten uzaklaşması bize "selfie" yani zorlama anlamıyla "özçekim" kelimesini kazandırdı.

"Selfie" sosyallikten uzaklaşmaktır. Güvensizliktir belki de. Arkadaş grubunun dışına taşmamaktır. Elindeki telefonu başkasına vermeye güvenmemektir. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, 2 bin, 3 bin hatta 4 bin liralık rakamları gözden çıkararak alınan telefonları, "Kardeş ya, bir resmimizi çeker misin?" diyerek başkasının eline vermeye güvenmeyen sistemin kendi kendine fotoğraf çekilme zorluğunu, bir ayrıcalığa, bir lükse, bir güzelliğe taşımasıdır "Selfie"   

Restoranda zorlana zorlana, kalabalık bir yemek masasındaki grubu arkasına alarak, iki eli havada telefonu tutmuş ve aşağı yukarı hareket ettirmek suretiyle herkesi ekrana sığdırmaya çalışan birine garson, "Ben çekeyim isterseniz" dediğinde "Yaa biz selfie çekiceeez" cümlesinin mantığını açıklamak gerçekten çok zor.  

27 Kasım 2018 Salı

Son Havadisler


Gelin bugün biraz gazete ismi vermeden, gazetelerden derlediğim haber başlıklarına bakalım:

Birinci gazetemiz: 

"Mahalli İdareler yeni baştan düzenlenecek"
"Kendisini eve almayan karısını tornavida ile öldüren marangozun çocukları mahkemede bayıldı."
"CHP, artık onu kuranlar için tanınmaz hale geldi."
"Tarım Bakanı, dün Çukurova'da Meksika buğdayı ile ilgili tetkiklerde bulundu"
"Milli Eğitimde sistem sil baştan"

İkinci gazetemiz: 

"Diyarbakır-Silvan arasındaki bölgede 4 terörist yakalandı."
"Sakarya Karapınar'daki bir düğünde ateş ederek kutlama yapan iki vatandaş birbirini vurdu."
"Hastanelerde doktor sıkıntısı"

Üçüncü gazetemizde ise neler varmış: 

"Bu yıl 500 bin ton buğday ithal edilecek"
"Olası İstanbul depremine karşı neler yapılabilir?"
"Fenerbahçe'de huzursuzluk bitmiyor."

Dördüncü gazetemizde şöyle başlıklar var: 

"Bursa'dan Yalova'ya giden yolcu otobüsü devrildi: 4 ölü 25 yaralı"
"İktidar partisi milletvekillerinden Sayın T.F: 'Yoksullukla ve yolsuzlukla mücadele en büyük görevimiz' dedi."
"Tarımdaki verim düşüklüğü önleniyor. Yüksek verimli tohumluk yetiştirenlere prim verilecek."
"Sanayimizin güçlendirilmesi için 5 milyar 500 bin lira harcanacağı açıklandı"

Beşinci gazetemizde: 

"Askerlik süresi ile ilgili yeni düzenleme"
"CHP Genel Başkanı açıkladı:Her türlü diktaya karşıyız."
"Suriye sınırında yine çatışma"
"Yapılan kontrollerde 69 çeşit gıda maddesinin bozuk olduğu tespit edildi. Cezalar arttırılıyor"
"Askeri ücrette yine anlaşma sağlanamadı"

Altıncı gazetemizin başlıkları: 

"Gazete kağıdına müthiş zam"
"Meyve sebze fiyatları el yakıyor."
"Tütüne ve alkol ürünlerine zam"

Yedinci gazetemiz:  

"Gelir dağılımında adalet sağlanacak"
"Kuvvetli yağmur İstanbul'da yaşamı alt üst etti."
"Ege körfezi çölleşiyor mu? Ege Bölgesi Balık Avcıları Derneği, Cumhurbaşkanı ve yetkililere seslenerek: Balıkçıların bilinçsiz avlanmaları sonucu denizlerimizdeki balık neslinin tehlikede olduğunu belirterek su ürünlerinin korunması için vakit geçirmeden gerekli tedbirlerin alınmasını talep etti."

Sekizinci gazetemizde:

"Sınavlarda cevap anahtarı satanlara kanmayın"
"Maden ocağında patlama"
"Özel dershaneler kapatılmayacak"

Dokuzuncu gazetemiz:

"Memura yeni düzen"
"Irak'ta hava operasyonu"
"Sahte rakıdan 5 kişi öldü"

Son gazetemizde ise bir tek başlık göze çarpıyor:

"İstanbul'da ekmek, taksi, dolmuş ücretlerine zam yağdı."

Bu haberler, günlük gazetelerden okumuş olduğum başlıklar.
"GÜNLÜK" gazetelerden. Ama "GÜNCEL" gazetelerden değil.

Şöyle ki:

Sırasıyla okumuş olduğum;

1.gazete:  22 Mayıs 1968 tarihli SON HAVADİS 
2.gazete:  21 Mayıs 1968 tarihli TASVİR
3.gazete:  6 Eylül 1968 tarihli MİLLİYET 
4.gazete:  23 Mart 1970 tarihli TANİN
5.gazete:  23 Mart 1970 tarihli CUMHURİYET
6.gazete:  17 Temmuz 1971 GÜNAYDIN
7.gazete:  29 Mayıs 1973 tarihli AKŞAM
8.gazete:  17 Mayıs 1983 GÜNEŞ
9.gazete:  16 Ağustos 1986 CUMHURİYET
10.gazete: 1 Şubat 1990 tarihli MİLLİYET

Yayınlandıkları dönemde ülkede değişik partilere ait tek başına ya da birlikte görev yapan iktidarların olduğu, farklı yıllara ait rastgele seçilmiş gazetelerden bazı haberler bunlar.

60'lardan, 70'lerden, 80'lerden, 90'lardan. 
2000'lere hiç girmedim. Diğerlerine göre daha yakın tarih sayılır. O yıllardaki gazete başlıklarını ve gündemi hemen hemen herkes zaten hatırlar. Onlar da günümüzden çok da farklı değildi.

Gördüğünüz gibi, yıllar  değişiyor haberler değişmiyor.

İktidarlar değişiyor, haberler değişmiyor.
Kuşaklar değişiyor, adetler değişmiyor.
Belediye başkanları değişiyor, afetler değişmiyor.
Bakanlar değişiyor, eğitim sistemi değişmiyor.
İktidarlar değişiyor, zamlar değişmiyor. 
Parti genel başkanları değişiyor, demeçler değişmiyor.
Son olarak da, yönetenler değişiyor, oyuncular değişiyor, hocalar değişiyor Fenerbahçe değişmiyor. 

Bu gazeteleri internetten okumadım. Son yıllarda sahaflardan eski gazete ve dergi satın alma alışkanlığım oluştu. Ben eski gazete ve dergileri okumayı çok seviyorum. Zaman makinasına binip geçmişe gider gibi oluyorum. O yılların gazetelerini, o sarı sayfalara basılmış, şimdikilerden çok daha geniş boyutlu ama daha az sayfalı, renksiz gazete kağıtlarını elime almak, yıllar öncesinin diliyle yazılanları okumak hoşuma gidiyor.

Ancak;  kırk yıl, elli yıl, altmış yıl önceki haberlerin benzerlerini, bugünkü gazetelerde okumak hiç mi hiç hoşuma gitmiyor. 

5 Kasım 2018 Pazartesi

GIRGIR

Okuma yazmayı biliyordum ama kaç yaşındaydım hatırlamıyorum Kaçıncı sınıfta olduğumu da. Annemin amcasına gitmiştik bir akşam. Sadık, Caner abi oğulları, Selma, Ceyda ise kızları. 

GEÇİM DERDİNİ, CAN SIKINTISINI, AŞK YARASINI, KARI-KOCA KAVGASINI ŞİPŞAK KESER. HER DERDE DEVADIR GIRGIR DA GIRGIR

O akşamlardan birinde Selahattin amcaların evinde yer minderinde ayaklarımı uzatıp otururken keşfettim divanın altından ucu görünen sarı renkli dergiyi. "GIRGIR" Başlıkta büyük harflerle yazıyordu. Altında ise "Geçim derdini, can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser. Her derde devadır, gırgır da gırgır." yazısı ve yan tarafında da başına yanlamasına bir çubuk geçmiş dili dışarıda bir adam kafasının karikatürü. Çocuklar çizgi roman okumayı sever, ki ben her türlü yazılı şeyi zaten okumayı seviyorum. Hemen elime aldım. O anda Gırgır adının bana yabancı gelmediğini, evdeki süpürgenin üzerinde de Gırgır yazdığı aklıma geldi. Tam otomatik Gırgır.  Ne alaka? Neresi otomatikse. Sanırsın evi kendisi süpürüyor. Neyse dergiye gelelim, sayfalarını çevirip okumaya başladım tabi ki. Gazete sayfalarının kenarlarındaki "Fatoş ile Basri" benzeri karikatürleri de bulunca kaçırmazdım ama dergi şeklinde daha önce görmemiştim. Gırgır'a bayıldım. Çok hoşuma gitti.

GIRGIR AMCALARA GİDELİM

Eee zehir vücuda girdi bir kere. "Baba o dergiden biz de alsak ya!" dememin babam tarafından çok da umursanmadığı bir kaç denemeden sonra Gırgır okumanın yolunun amcalara gitmek olduğunu anlamıştım. Bu defa ben "Selahattin amcalara gitsek ya. Ben Fikriye yengemi özledim" demeye başladım. Tabi ki asıl niyetim Gırgır okumak. Akraba ziyaretleri daha sık yapılıyordu o zamanlarda. Annem de hadi gidelim bari bu akşam deyince hoop gidiyorduk "Gırgır amcalara" pardon "Selahattin amcalara". Amcalara gitmek Gırgır okumak demekti çünkü.

Selahattin amcalara gittiğimizde benim aklımda Gırgır. Hemen sorulmaz tabi, nerede Gırgırlar acaba?. Etrafa bakınıyorum Gırgır mırgır yok ortada. Yerde minderde oturuyorum. Uzanmışım deftere bir şeyler yazıyorum. Aman Allahım! O da ne? Kenarına oturduğum divanın altından  Gırgır'ın ucunu gördüm. Derginin ucundan asılıp kendime doğru çekerken altından 3-4 tane daha Gırgır gelmez mi? Benim sevincim görülmeye değerdi. Hele Selma Ablamın "Aaa bak orda eski sayılar vardı. Seversen al götür evde okursun" demesi  benim için hayatımda duyduğum unutulmaz cümleler arasında ilk ona girer.

O zamanki şartlarda her gün olmasa da pazarları eve en az bir bazen iki gazete girerdi. Kahvaltıdan önce gazete alma görevi de hep benim olmuştur. Gırgır hayatıma girdikten sonra pazar gazetelerine bir de Gırgır eklenmişti. Her pazar çıkan Gırgır, Selahattin amcalara gitmek demekti, şimdi de Pazar günleri Gırgır demek olmuştu. Gırgır'ı, hafta içi harçlığımdan biriktirdiğim parayı, babamın verdiği gazete parasına ekleyip alıyordum. 

DIGIL DIGIL

Daha yolda başlardım okumaya, hiç bitmesini istemez bir şekilde. Eve gelir gelmez önce Avanak Avni'yi okurdum. Avanak Avni konuşamazdı ama "Dıgıl dıgıl" la işini hallederdi. Zalim Şevki ve Kelek Osman' ı, Utanmaz Adam'ın maceralarını, Korna'yı, Zihni Sinir'i, Hafiyesi Mahmut'u, Muhlis Bey'i çok severdim. En Kahraman Rıdvan, Deli Ziya, Eşşek Herif unutulmaz karakterlerdi.

Gırgır ile birlikte Çarşaf, Laklak ve Tekin Aral'ın Fırt dergisi de çıkardı. Fırt ve Çarşaf'ı da severdim. Fırt'ın kahramanlarından Tarzan ve Arap Kadri kalmış aklımda. Pazar gününün Gırgır'ına Çarşambaları çıkan Çarşaf'ı da eklediğim haftalar müthiş mutluluk sebebi idi benim için. Yalnız "Fırt" diğerlerinden daha değişikti. İkinci sayfadaki "Yavrunuzun Sayfası" nda yabancı dergilerden aşırma bir seksi kadın resminin üzerine serpiştirilmiş karikatürler  olurdu. Fırt'ı da severdim aslında ama sırf o "Yavrunuzun Sayfası" nedeniyle, sırf onun için almış görüntüsü vermeye utandığımdan pek almazdım. Hafta sonu Umurlu'ya halamın oğlu Yavuz abimin yanına gittiğimde alırdım Fırt'ı. Yavuz abiyle beraber bakardık  "Yavrumuzun Sayfası"na.

Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Kenan Evren o zamanların mizah dergilerinin başrol oyuncuları idi. En çok da Süleyman Demirel karikatürleri hoşuma giderdi. Televizyonda gördüğümüz ağır görünüşlü siyasi adamların dergide en komik halleriyle çizilmesi çok hoşuma gitmişti. Siyasi içerikli yazı balonlarından çok çizimlerin komikliği daha ilginçti. Siyasi olaylara ve siyasetçilere de gülünebileceğini daha o zamanki aklımla anlamıştım. O zamanki şartlara ve kısıtlı özgürlüklere rağmen demek ki siyasetçi karikatürü daha rahat çizilebiliyor, Onlar da bunu hoşgörü ile karşılayabiliyorlardı.

KARİKATÜRİST FABRİKASI GIRGIR

1972'de Oğuz Aral'ın editörlüğünde yayına başlayan Gırgır dergisi 1981-83 döneminde 500 bine yakın tiraj yapıyordu. Siyaseti, argoyu, günlük hayatı, cinselliği rahatça işliyordu. Günümüzün ünlü mizahçılarının çoğu bu dergide yetişti. Bunların arasında Nuri Kurtcebe, Engin Ergönültaş, İlban Ertem, İrfan Sayar, Ergün Gündüz, Orhan Alev, Suat Gönülay, Gürcan Özkan, Atilla Atalay, Latif Demirci, Sarkis Paçacı, Hasan Kaçan, Mehmet Çağçağ, Metin Üstündağ, Can Barslan, Uğur Durak, Behiç Pek, Cihan Demirci, Özden Öğrük, Ramize Erer, Gani Müjde, Tuncay Akgün sayılabilir. 

Çocukluğum, ergenliğim, gençliğim  boyunca kapanana kadar aksatmadan her hafta Gırgır dergisi almaya çalıştım. Dergi kapanınca yazarları dağıldı. "Avni", "Mikrop", "Limon", "Hıbır", "Hbr Maymun", "Pişmiş Kelle" Gırgır'ın dağılan yazarlarının çıkardığı dergilerdi. Gırgır'dan sonra "Limon" dergisini almaya devam ettim. Sonra Hıbır' a geçtim. Hıbır'da, Limon'da dağıldı. Limon, "Leman" oldu daha sonraları da "Uykusuz", "Lemanyak", "Penguen" çıktılar. Bunların bir kısmını okumaya devam ettim ama hiç biri Gırgır'ın verdiği heyecanı vermedi. 


KAĞIT SIKINTISI

İki yıl öncesine kadar 7-8 yıldan bu yana her hafta düzenli olarak Penguen alıyordum. Ne yazık ki Penguen de dayanamadı. O da veda etti. Leman da direniyor. Kağıt sıkıntısı ve artan döviz kurları nedeniyle geçtiğimiz  haftalarda cep boyda çıkmaya başladı, küçüldü. "Uykusuz" zam yaptı. Zaten pek mizah dergisi kalmadı. Eskiden her gazete bayisinde bulabileceğimiz mizah dergileri şimdi büyük alışveriş merkezleri ve marketler dışında da zaten pek bulunmaz oldular. Biraz halkın ekonomik sıkıntısı biraz da dergi çıkaranların yaşadığı sorunlar, bolca ödedikleri tazminatlar, yer yer ayarsız eleştiriler,  biraz da idarecilerimizin hoşgörü eksikliği ile birleşince mizah dergileri yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Aslında mizah kaybolmaya başladı. Bundan televizyon da nasibini aldı. Devekuşu kabare benzeri tiyatrolar ve "Olacak O Kadar" türü programlar yok artık. Stand-up'çılar da,  "Hoop o kelimeyi kullanma", "O'na sakın sarma", "buna dokunma", "O benim kanalın sahibi" diye uyarıla uyarıla Stand-Hoop'çu oldu çıktı.

Gülmek için yaratılmış gözlerde şimdilik yaşlar yok ama kahkahalar da pek var sayılmaz.

Son bir yıldır herhangi bir mizah dergisi almıyorum. Basını da büyük çoğunluk gibi sanal ortamdan takip ediyorum. Pazarları da ara sıra basılı gazete alıyorum. Tahmin ederim yakında gazeteler ve dergiler de yalnızca internetten yayınlanacaklar. 

Siyaset ve siyasetçiler hakkında olmasa da, günlük yaşantımızda ağlanacak hallerimiz dahil olmak üzere o  kadar çok gülecek şey var ki. Akşam haberlerini seyretmeniz yeterli. Mizahçıların işsiz kalmasının ve mizah dergilerinin yavaş yavaş yok olmasının sebebi belki de budur. Hayatımızın kendisi mizah oldu çünkü. 

Ancak ben pazarları hala bir eksiklik hissediyorum. Mizah dergisi eksikliği. Pazar demek Gırgır demekti ya... 
Mizahın ve şakanın dozunu aşmadığı, hakaret içermediği, değerlere dil uzatmadığı ve    -küfürlü ve argo içerikli daha güzel olsa da- küfürsüz de yapılabilen her türlü mizahın yanındayım. Mizahsız kalmayın. Albert Camu'nun da dediği gibi "Mizah çok ciddi bir sanattır."     







26 Ekim 2018 Cuma

TÜRKİYE' nin CUMHURİYET' i


95 yaşında Cumhuriyetimiz. Cumhuriyet kelimesi bizim için bir yönetim şeklinin adı değil, aynı zamanda devletimizin de adı olarak kullanılır. 

"Cumhuriyetimize sahip çıkalım" cümlesinin içinde, "Devletimize sahip çıkalım" vardır aslında.

"Türkiye"  kelimesini tek başına kullanmayız pek. "Türkiye Cumhuriyeti" deriz. "Türkiye'ye kast edecek düşmanlar" demeyiz, "Türkiye Cumhuriyeti'ne kast edecek" düşmanlar deriz.

Ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının çabalarıyla doğan cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi olmamış, bir ülkenin gayri resmi adı da olmuştur. "Türkiye Cumhuriyeti"

Bu topraklarda doğduğundan beri çok zorluklar çekti genç cumhuriyet. Saltanata alışık bir topluma, O da çok zor uyum sağladı. Halkına çok değişik, alışmadığı haklar verdi. "Sizi yönetecek idarecileri siz seçeceksiniz" dedi. "Hatta seçmekle kalmayacak, seçileceksiniz belki de" dedi. Kadınlara da, "Sizin artık ikinci sınıf vatandaş olmanız tarihte kaldı. Benim olduğum ülkelerde böyle bir ayrım olamaz. Erkekler hangi haklara sahip ise siz de aynısına sahipsiniz" dedi. 

Halka önce garip geldi, tuhaf geldi. "Nasıl olacak bu?" dediler. Yani biz kimi istersek, çoğunluk kimi isterse O' mu yönetecek ülkeyi?" dediler. Kendilerine sorulmadan doğmuş, bir anda hayatlarına girmiş bu cumhuriyeti önceleri sevmeseler ve garip gelse de zamanla sevmeye başladılar.

Cumhuriyet bu toprakları, bu topraklarda yaşayanlar da cumhuriyeti çok sevdiler. Seveni kadar sevmeyeni de oldu cumhuriyetin. Yönetmekten çok yönetilmeyi seven, dini yasaları devlet yasalarının içinde görmek isteyen, halka eşit davranılmasını, kadınlara verilen hakları ve gelişmeleri inançlarına aykırı bulan, eski yönetimi özleyenler bu cumhuriyetle pek anlaşamadılar.

Ancak cumhuriyeti sevmeyenler, aynı zamanda onun  hayata geçirdiği, meydana getirdiği güzelliklerden de yararlanmaya devam ettiler. Cumhuriyeti ve demokrasiyi sevmediklerini de  yine demokrasi sayesinde dile getirdiler.

Cumhuriyetimiz 95 yıllık yaşamında bu güne kadar çok zorluklar çekti. En büyük zorluğu da kendisini meydana getiren, doğumunu sağlayan  kişiyi ağzından düşürmeyenlerden çekti. Kanla, irfanla kurulan cumhuriyet bazen unutuldu, bazen de, halkına küstüğünden midir?, yoksa halkı onun kıymetini bilemediğinden midir?  bilinmez, her on yılda bir bir süreliğine tatile çıktı.  Neyse ki tatilden daha dinlenmiş, daha güçlü olarak geri döndü. 

En son da iki yıl önce halkı ile arasına girmeye çalışanlar oldu. Ama bu kez tatile çıkmadı cumhuriyet. Halkı, "Senin tatile değil, bizim başımızda, bizim yanımızda olmana ihtiyacımız var" diyerek ona sımsıkı sarıldı ve O' nu hiç kimselerin eline bırakmadı. 

Bu vatanda cumhuriyete çok iyi bakıldı. O'na sahip çıkan birileri hep oldu. Yokluğunda neler olacağını tahmin etmeye gerek yok. Çünkü bu ülke O' nun yokluğunu da yaşadı. 

95 inci yaşındaki Cumhuriyetimiz olgunluk çağında, belki de hala ergenlik yaşlarında. İnsan ömrü için yaşlı sayılacak bir sayı, ancak  yönetim şekillerinin yıllar geçtikçe daha da anlaşılacağı ve daha uzun yıllar halkına daha iyi hizmet edeceğine inanıyorum. 

Cumhuriyetimizin doğum günü 29 Ekim. Cumhuriyet Bayramı. "Cumhuriyet" ve "Bayram" kelimeleri bir arada ne kadar güzel yakışıyor. İki kelime daha var ki: O da "Türkiye" ve "Cumhuriyet" kelimeleri. Onları da hep yan yana, bir arada görmek istiyorum. Çünkü "Türkiye" ile "Cumhuriyet" birbirine çok yakışıyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.  

21 Ekim 2018 Pazar

Ay'da Ezan Sesi Gerçek mi?

Ay görevinde yer alan bilim adamı ordusunda Mısırlı Faruk El Baz'da vardır. Efsaneye kaynaklık eden olaylar dizisi ise 1971' de Apollo 15 ekibinin Ay'a gidişi ile başlamıştır.

Ekipte yer alan Alfred Merril Worden' da Ay uçuşlarında görev alan diğer astronotlar gibi aktif bir hristiyandı. Uçuş sırasında yanına İncil'i de alacaktı. Buna karşılık Faruk El Baz "Gerekli teknik önlemleri aldık ancak inancım gereği manevi bir önlem olarak yanında bunu da götürmeni istiyorum" diyerek Wordan'a Fatiha suresinin bir kopyasını verir.


Uçuş başlayıp Apollo 15 yörüngesinde turlamaya başladığında  Worden ilk raporlarını telsiz aracılığıyla ile NASA'ya iletmeye başlar. Yer ekibi ile yapılan sohbetler dünyanın her yanındaki amatör telsizciler ve basın mensupları tarafından da takip edilmektedir. Worden, Faruk El Baz'ın ricasıyla dünyaya Arapça olarak şu sözleri iletir. "Merhaba dünya ehli, Endeavour'dan hepinize selam olsun."


Görev sona erip dünyaya dönen ekip basın toplantısında bu konudan bahseder. Bu söyleşi Mısır gazetelerinde yer aldıktan sonra hızla yayılmaya başlar. Hindistan'a ulaştığında ise Apollo 15, Apollo 11'e dönüşmüş, Alfred Worden Neil Armstrong olmuştur. "Merhaba dünya ehli, Endeavour'dan hepinize selam olsun" sözleri ise ezan sesi halini almıştır.


Hindistan'daki islami çevrelerde adeta fırtınaya neden olan bu haber dalgalar halinde diğer ülkelere geri döner. Mucize o kadar çarpıcıdır ki orjinal haberin  ilk yayınlandığı Mısır'da bile büyük ilgi görür ve milyonlarca müslüman, haberin aslına dönüp bakma ihtiyacı hissetmeden iman tazelemiş olur.


Haber o kadar ses getirir ki NASA birçok açıklama yapmak zorunda kalır. Bu kez de "Batı islamın yayılmasını engellemek için Ay'da ezan gerçeğini inkar ediyor" söylentileri yayılır.


                                       1982 Bir Uzay Efsanesi-Erdinç YÜCEL

6 Ekim 2018 Cumartesi

Facebook'umdan bulduğum boncuklar.


Yetmişlik dedelerin eline bir klavye ile maus geçince, kırıntısı bile kalmamış testesteron ve adrenalinlerinin nasıl tavana vurduğunu, 

Gerçekte ne olduğunu, ne'ci olduğunu  bildiğimiz insanların, birilerine yaranmak için, "işine nasıl gelirse O'cu" olabildiğini,

Üflesen yıkılacak, höt desen altına yapacak bazılarının da pc başına oturunca, meğerse on kaplan gücünde Conan, yüz yumruk gücünde Rocky Balboa olduğunu,

Bir baltanın sapı olmak için mülakat yapılsa elemeyi geçemeyecek şahısların,  sanal dünyada ne ahkamlar kestiğini, ne profesörlere akıllar verdiğini, eleştirdiğini,  kendisini tanımasak adam sanacağımızı,

Tuttuğu takımın yenildiği maçtan sonra,  takımın penaltı kaçıran futbolcusunun,  restoranda bir gecede ödediği hesabın,  kendisinin altı ayda aldığı maaş kadar olan adamın, takımının kaybettiği maçı kendine O futbolcudan daha fazla dert ettiğini,

Sokakta höt zöt konuşan, kurduğu cümle yapısı özne+tümleç+amk olanların sanal medyadan kızlara yürürken ne kadar kibar olduğunu, bu şahısları tanımasak, kurduğu cümle yapısındaki yüklem görevi gören amk' nın "Açık Mert Korkusuz" demek olduğunu sanabileciğimizi,

Kendisini, "delikanlının tarifi" "Efendi" "muhafazakar"  olarak nitelendirip, "onun, bunun karısıyla, kızıyla işim olmaz aga" diyen tiplerin,  ilgilendikleri sayfa  içeriklerine ve arkadaş listesine baktığımızda, olduğu gibi görünmedikleri, göründüğü gibi de olmadıklarını,

Sırf erkek arkadaşı olmayan kız arkadaşlarını, ya da eski erkek arkadaşını  kıskandırmak için başka erkeklerin  duygularıyla oynayarak  aşkısı, canısı, balısı selfilerinin  paylaşılmasından sonra  biten sözde aşkları,

Eşlerin birbirlerini ne kadar sevdiklerini facebooktan ilan ettiklerini, doğum günlerini bile yan yana  otururken birbirlerine yazarak kutlayan tiplerin facebook'tan önce sevgilerini nasıl ifade ettiklerini bilmediğimizi,

Her gününün aşağı yukarı nasıl olduğunu bildiklerimizin "Bugün de böyle olsun" paylaşımlarını görünce, "Dün sabah kahvaltıyı Como Gölü kıyısında yaptı galiba" diye düşünmeden edemediğimizi,

Eğlenmek, dinlenmek için gidilen tatilleri biliyorduk ama sosyal medyada fotoğraf paylaşmak için de tatile gidildiğini,

İsmimizin ne anlama geldiğini, uğurlu rengimizi, ismimizin baş harfine göre aslında mesleğimizin ne olması gerektiğini ya da  önceki hayatımızda Mısır Kraliçesi olduğumuzu, bu saçmalıklara gerçekten  inanan ve bununla böbürlenen, "Bakın işte demedim mi ben kraliçe ruhluyum" diye gezinen bir kitlenin de gerçekten var olduğunu,

Adının önüne gazeteci ünvanı bulunan bazı kişilerin bile araştırıp incelemeden her saçma konuyu haber gibi paylaştığını,

"Yoğurtla limonu karıştır bak, her sabah ye bizim oğlan, bizim bir akraba vardı Allah seni inandırsın şeker meker kalmadı, altı ayda insülini bıraktı"  türü sağlık reçetelerinin  dilden dile gezdiği ama Türkiye'de hala 6 milyon şeker hastası olduğunu,

Herkesin Atatürkçü, milliyetçi, cumhuriyetçi geçindiğini, ancak sorsan 1923 de ne oldu? 1920 de ne oldu? hep karıştırdığını,

Cuma namazına gitmeden cuma mesajı paylaşarak dini vazifesini yerine getirdiğini sananların olduğunu,

"Bugün de şehit ateşi düştü" haberinin altına, "Bekle Gabar Dağları,  Cudi Dağları geliyoruz !" diye yorum yazanların, paralı askerlik yapmak için başvurduğunu, 

Arkadaş sayfanda olan, her paylaşımını takip eden, yorum yazan kişilerin gerçek hayatta senden bir selamı esirgediğini,

"Yav ne zamandır görünmüyorsun, özledik" cümlesinin "Ya facebook'ta görünmüyorsun hiç, hayırdır?" cümlesi ile yer değiştirdiğini, 

Zeka seviyesi,  fırça+boncuk+kürek=15 ise tarak+faraş+kürek= ?kaçtır türü sorularını paylaşmak ve yorumlara "hayır değil", "hayır o da değil"  "ben çözdüm çok zekiyim eyoo!" seviyesinde olan bazı dostlarımızın olduğunu,

Bir yemek resminin, bir tatil deniz güneş mayo bikini resminin yüzlerce beğeni alırken, kültürel bir paylaşımın kaç arkadaşınız olursa olsun en fazla on beğeni aldığını,

Dostlarımızın şarkı paylaşımlarından ruh halinin ne olduğunu, sevgilisinin terk ettiğini mi, özlediğini mi, barıştığını mı rahatlıkla anlayabileceğimizi,

On dakika önce ölmüş dedesiyle selfie yaparak  "Dedemi kaybettik ühü" duyurusu yapanlara, içimizden "bi dürt bakalım hacı belki uyuyordur nerden bilelim öldüğünü, doktor raporunu da paylaş" demek geldiğini, 
  
Kaç şiddetinde deprem olursa olsun, yapılacak ilk işin güvenli bir yere sığınmak değil, durum güncellemesine "Fena sallanıyoruz?" "Deprem oluyor" diye yazmak olduğunu,

Hava durumunu öğrenmek için hava durumu sitelerine girmeye gerek olmadığını, "Arkadaşlar, dışarı çıkıcam da, üzerime bir şeyler almalı mıyım?" demenin yeterli olduğunu,

Gruplarda, bir kadının en dandik paylaşımının bile en az üçyüz yorum, bin beğeni aldığını, aynı paylaşımı bir erkek yaptığında ise sadece grup yöneticisinin beğeni yapıp, yorum kısmına gülenyüz bıraktığını, (Bizzat denenmiştir. :) )

Hâlâ, sahte hesaplardan gelen "Tebrikler hadi yine iyisin canım arkadaşım, senin hat kontörlü müydü be? Ya da "Çiftnosa çekilişinin bu haftaki talihlisi olmak ister misin arkadaşım" türü mesajları yutan bir tayfa olduğunu, bu ucuz numaralarla başkalarını kandırabileceğini düşünen de birileri olduğunu,

Öğrendik.

Dahası, 
   
Facebook' tan sosyal medyayla aramızın ne kadar boom book olduğunu öğrendik.


        

  

2 Ekim 2018 Salı

Onlar ve Hanımları - Elif Şafak

Rus edebiyatına yönelik son dönem peş peşe yayımlanan araştırmalar içinde en ilginçleri "yazar eşleri" hakkında olanlar. Bu kitaplardan bir tanesi Aleksandra Popoff imzası taşıyor. Bugün Rus edebiyatı dendiğinde ilk akla gelen isimlerin hayatlarındaki gölge-eşleri araştırmış. Vera Nabokov mesela. Sofya Tolstoy. Anna Dostoyevski. Elena Bulgakov. Ya da Natalya Soljenitsin. Okurken anlıyoruz ki bu kadınlar, bugünün edebiyat severleri-sanatperestleri tarafından tanınmayı fazlasıyla hak etmekteler.

Bu eşlerin bir kısmı, kocalarının "katip" liğini yapmışlar. Kocaları dikte etmiş, onlar kağıda geçirmişler, özenli el yazılarıyla. (Savaş ve Barış'ı defalarca temize çeken Sofya Tolstoy gibi) Bir kısmı, kocaları rahat yazsın diye evde mükemmel bir düzen oluşturmuş, çocukların ses çıkarmadan uslu uslu büyümeleri için uğraşmış. Bir kısmı ise, kendi hayallerinden vazgeçip kocalarının çalışma ritimlerine göre sil baştan kurmuş gündelik hayatlarını. Öyle bir sene, iki sene boyunca değil, en az yirmi otuz sene. Ve kocaları ünlenirken, kitap üstüne kitap yayımlar, hayranlarıyla buluşurken, bu yükselişin kamusal kısmında hemen hemen hiç görünmemiş eşler.

                                                                  Sanma ki Yalnızsın
                                                                         Elif Şafak

İnsan Olmanın Alameti Farikası - Levent Gültekin

İnsan olmanın kuşkusuz bir çok göstergesi var. Bana göre adil olmak bunların başında geliyor. Adil olmak bizi insan yapıyor ama hayatı da zorlaştırıyor. Nasıl mı? Anlatayım:

Bosnalılarla Sırplar savaşırken kimi Hırvatlar Bosnalıların yanında -safında Sırplara karşı savaşıyordu. Bir gün komutanlarla toplantı yapan Bosna lideri Aliya İzzetbegoviç mealen şöyle der:

"En zorda olanlar, sizinle beraber savaşan Hırvat askerler, çünkü Hırvatlar onlara hain gözüyle bakıyor. Siz ise sizden olmadıkları için onlara şüpheyle yaklaşıyorsunuz. Her an size bir yanlış yapacakları ihtimali, sizi onlara karşı içten, samimi davranmaktan alıkoyuyor. Onlara tam güvenemiyorsunuz. Lütfen bu duygunuzu yansıtmamaya çalışın."

Adil olmak, kendi hakkını veyahut senden olanın, senin gibi düşünenin hakkını, hukukunu korumaktan, savunmaktan çok "öteki"nin yani rakibin, yani senden olmayanın, yani senin gibi düşünmeyenin hakkını, hukukunu ne kadar gözettiğinle alakalı bir değerdir.

Gerçeği söyleyen, hakkı teslim edenin adalet duygusu o kimseyi arkadaşlarını kaybetme, yalnız kalma, takımdan atılma pahasına adil davranmaya mecbur ediyor. İşte bütün bu kayıpları göze alıp gerçeği söylemek. Mesele bu. Bunun için adalet duygusunun yüksekliği, insanlık derecemizin de göstergesidir. Fakat böyle davranmanın yaşamımızda bir bedeli var. Özellikle de bizim gibi değerleri tahrip olmuş toplumlarda bedel daha da ağırlaşıyor. Çünkü bu duyguya sahip insanlar yalnızlaşıyor. Dışlanıyor.

Değerlerden yana olmak, yani değerleri yaşamın terazisi yapmak sizi mahallesiz, çevresiz, arkadaşsız bırakabilir ama insan yapar. İnsan olmadıktan sonra kiminle dost kiminle düşman olmanın ne anlamı var ki?

                                                   İnsan Olmanın Alameti Farikası
                                                                Levent Gültekin
                                                           Karakarga Dergi Sayı:5

1 Ekim 2018 Pazartesi

Nefret ederim

* Tam ayakkabımı bağlayıp merdivenlerden ineceğim sırada, merdiven otomatının sönmesinden,

* Apartmanın dış kapısının önünde, sıkışmış bir halde acil tuvalete yetişmem gerektiğinde, çantadan anahtarı arayıp, en sonunda bulduğumda, meğer kapının açık olduğunu görmekten,

* İki elimde poşet varken telefon çaldığında, poşetleri yere koyup, çantadan telefonu çıkarıp, arayanın yanlış numarayı aradığını görmekten,

* Şu mu olsun, bu mu olsun diye sorunca "farketmez" cevabını almaktan,

* Çay bahçesinde masaya oturur oturmaz tepemde biten garsondan,

* "Alır mısınız" diyerek ikramda bulunduğum  kişinin "teşekkür ederim" demesinin, "Evet istiyorum mu?"  "Hayır istemiyorum mu?" demek olduğunu anlamamaktan, 

* Parmak arası terliğin, ısrarla orta parmak ile işaret parmağı arasına girmeye çalışmasından,

* Bel dakika önce gördüğüm, yanımdan geçerken selam verdiğim tiple dönüşte tekrar karşılaşmaktan,

* Giydiğim pantolona en uygun gömleğin, ütüsüz ya da kirli sepetinde olduğunu duymaktan,

* Diyabet hastası olduğumu bilmelerine rağmen dostlarımın tatlı ikramı ısrarlarından,

* Günlerce seyredelim, seyredelim diye tutturduğum filmin tırt çıkmasından,

* Tezgah bulaşıkla dolu olduğunda, bulaşık makinesinin kapağını açınca  makinenin dolu olduğunu görmekten,

* Egzozunu öttüre öttüre yanımdan geçen mobiletten,

* Yanımdan sessizce geçtiğini sonradan fark ettiğim elektrikli motordan,

* Radarı selektörle haber veren şoförlerden,

* Gereksiz yere sis lambası yakanlardan,

* Menüsünde fiyat yazmayan restoranlardan,

* Dolu çöp poşetini, boş çöp poşetine sığdırmaya çalışmaktan,

* Bir simit verir misin dediğim fırıncının, her defasında " Bir tane mi?" diye sormasından,

* Beni telefonla konuşurken gördüğü halde, aynı zamanda bana bir şeyler anlatmaya çalışan tipten,

* "Bir konuda bir şey danışacaktım" deyip benim konuşmama fırsat vermeyenlerden,

* Bana 5 dakika vakit ayırır mısın deyip yarım saatte lafı bitmeyenlerden,

* Sözümün kesilmesinden,

* Çay bardağından tabağına taşmış çaydan,

* Çayı kahveyi hüpürdeterek, çorbayı şapırdatarak, çiğdemi çikirdeterek yiyenlerden,

* "Neyse, hayırlısı olsun" diye biten sohbetlerden,

* Bilgi formuna doldurmak için telefon numaramı soran kişiye, başta sıfır olmadan numaramı söylediğimde, sanki başta sıfırdan başka rakam olabiliyormuş gibi baştaki o sıfırı neden söylemedin dercesine bastıra bastıra "sıfır beşyüz otuz ikiii" diye tekrar edilmesinden,  



* Ramazan'da önce motosikletle davul çala çala geçen, hasılat düşük olunca da zile basıp kapıyı açtırarak apartman içinde davul çalan davulcudan,

*  Lacivert takım altına kahverengi ayakkabı giyen erkeklerden,

* Beyaz gömlek altına siyah iç çamaşırı, beyaz etek altına siyah ince çorap giyen kadınlardan,  

* Fenerbahçe' nin maçından önce Galatasaray'lı biri tarafından aranmaktan ve  Fenerbahçe maçının olduğu herhangi bir akşam yapılan düğün, sünnet vb. törenlerden,

* Öğle tatilinde işle ilgili arayıp öğle tatilimi hiç edenlerden,

* İki arabalık yere tek araba park eden şişmiş egolulardan,

* Arkadan vuran kalleş ayakkabıdan,

* İşe giderken her gün geçmek zorunda olduğum, seyyar ve kendimi Afganistan'da hissettiren o  rezil caddeyi görmekten ve kaldırım işgallerine göz yuman, halkın kaldırımını parayla başka bir halka satan  yerel yöneticilerden,

* DR plaka anladık da AV plakalı avukatlardan, (Yani yolda acil avukat lazım olduğunu, hadi olduysa da "Dur AV plaka geçiyor, kesin avukattır. Onu tutalım! " diyeni görmedim daha)

* Bu yazıyı sonuna kadar okumayanlardan, 

   

25 Eylül 2018 Salı

Efsane Senarist Sadık Şendil


En önemli senaristlerimizden birinin karşılaştığı tek imkansızlık yemek masasında çalışması değildir. Sadık Şendil bir ropörtajında aklına gelen 100 şeyden 95' ini yapamadığından şikayet ediyor. Teknik ve mali imkansızlık. 

Bilirsiniz sinema dünyanın her yerinde görüntüye dayanan sanattır. Biz görüntü değil, lakırdı satıyoruz. Ecnebiler, zenginliği, şahane villaları, yatları ve kotraları göstererek anlatırlar. 
Biz aynı şeyi:
-Benim amcam çok zengin
sözüyle geçiştiriyoruz.

Batı ülkelerinin sinemalarında iki arabanın çarpıştırılmasıyla verilen ölüm, yerli sinemada:
-Kemal' i araba çiğnedi' dir.

Günümüz filmlerinde belki efektlerle arabaları çarpıştırıyoruz, uçakları bile düşürüyoruz ama bir Vecihi çıkaramıyoruz. Zenginlikleri, konakları, yatları en ince detayıyla gösterebiliyoruz belki ama pek zengin Saim Bey'i eritip bitiren bir Yaşar Usta yazamıyoruz. Sadık Şendil senaryolarını günümüzde de kahkahalar atarak izliyor olmamız, bunun göstergesi belki de. 


                                  Efsane senarist Sadık Şendil- Tolga Üyken

Muhammed Ali

*- Facing adlı belgeselde, Ali'nin rakipleri ondan derin bir hürmet ve hayranlıkla söz ederler. Gelgelelim bizim ülkemizde kimi dinciler "Yüze vurmak haramdır, o yüzden boksu tasvip edemeyiz ama Ali'yi iyi bir insandı" gibi cümleler kurdular.

*- Müslümanlar, bilim, sanat, spor gibi alanlarda tüm insanlığa armağan sunmayı başaramadılar. Bugün Ali'nin ardından düşünmemeiz, konuşmamız gereken asıl konu bu bence, müslümanların insanlıkla barışçı bağ kurmadaki vahim kifayetsizliği. 

                                                                      Murat Menteş
                                                                Karakarga Dergisi Sayı:4


* Oğuz Aral, Muhammed Ali'ye hayrandı. TRT' de yayınlanan  maçlarını izlerken ayağa kalkıp yumruklarını sıkardı. Öfkeliydi, yumruk sallamayı severdi, ama incitmezdi kimseyi.
 Kavga eden çocuklarına "Kavga etme, kavga etmek iyi bir şey değildir. Ama yumruk atmayı bil. Kavga etmen gerekiyorsa da kavgadan kaçma. Sevdiklerinin hayatı tehlikedeyse, kavga etmek zorundaysan eğer, et" diye nasihat eder ve şunu derdi:
-Evladım, kadınlara, kendinden küçüklere, seninle boy ölçüşemeyecek insanlara asla el kaldırmamalısın. Kavga ancak, aileni yada kendini korumak zorunda kaldığında, başka çaren yoksa mazur görülebilir."

Yazı - Hasan Ali Yücel

Yazı, bir türlü ölümü ortadan kaldıramayan insanoğlunun ölüme karşı bulabildiği tek çaredir..

Yazı, zekanın fotoğrafıdır.

                                                                        Hasan Ali Yücel

17 Eylül 2018 Pazartesi

Cenaze Şölenlerimiz


Her milletin kendine has cenaze kültürü, ritüeli, örf ve adetleri vardır. Toplumumuzdaki bazı değerlerin dejenere olması, cenaze ritüellerimizin de şekil değiştirmesine yol açtı.

Cenaze evinde bir süre yemek pişmez. Bu nedenle başsağlığı için taziyeye gelenler yanlarında çay, şeker, börek gibi yiyecek bir şeyler getirirler ya da mahalleden komşular, eş, dost ve yakın akrabalar cenaze sahibinin yemek ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu, cenaze sahibine yapılacak en büyük yardımlardan biridir. Her ne kadar acılı insan için,  yemek öncelikli ihtiyaç olarak hissedilmese de  neticede geride kalanlar için hayat devam ediyor.

Ancak, son zamanlarda, cenaze evine yemek getirme adetinin: "Cenaze evine gelmişken, hazırda yemek var karnımızı doyuralım, yumul bakalım!" anlayışına dönmüş olması gerçekten rahatsız edici bir hal almaya başladı.    

Cenaze evi, bir süre sonra, sürekli bir şeyler yenilip içilen, sanki bir ölü evi değil de,  bir şölen ve eğlence yeri havası içerisinde, kurulup kaldırılan masalar, gelip giden tepsiler, dağıtılan yemekler ve pidelerle, cenaze evini bir aş evi haline getirmekte, bir araya toplanma amacından uzaklaşılmaktadır. Uzun zamandan beri görüşmeyenlerin birbirleriyle olan sohbeti, araya karışan kahkahalar, siyaset ve futbol muhabbeti, ilerleyen safhalarda cenaze evini resmen kahvehaneye çevirmekte, ziyaret amacı unutulmaktadır. Genelde kadın erkek ayrı yerlerde oturulan durumlarda, kadınların tarafında neler olduğunu  bilemiyorum ama erkeklerin sohbetinden bir nebze daha ciddiyet ve saygı taşıdığını düşünebiliyorum.

Cenaze evlerine yemek getiren yardımsever Türk toplumundan, cenaze evinden otlanan toplum haline ne ara geldik bilinmez ama
1980' li yıllarda Tunceli yöresindeki  bir cenaze adeti Tuncay Özkan'ın "Ötekiler" adlı kitabında şöyle anlatılıyor; 

"..Köyün en fakiri bizdik. Biri ölecek olsa en çok ben sevinirdim. Hemen kalburu alır, uçarcasına koşa koşa götürür cenazenin üzerine koyardım. Gelenek olduğu üzere bütün köy halkı kalbura para atardı. Para cenazeyi yıkayana, sıcak suyun kaynatıldığı kazanın sahibine, o suyla ölüyü yıkayan ve dualarını okuyan hocaya, ölüyü yıkarken su dökene ve köyün en fakirine, yani bana paylaştırılırdı. Parayı alır almaz kışlık ihtiyaçlarımızı giderirdik. Bu yüzden ölüm haberine çok sevinirdim.Sevinirdim çünkü bu bizim yoksulluğumuz kadar, o insanların ölmesi kadar zorunluydu..."
  
Ölü evine para yardımı yapılan adetlerden, ölünün başında para, miras konuşan toplum haline geldik. 

Bazı köylerimizde hala güzel geleneklerimiz devam ettirilmekte, yardımlaşma yine var. Ancak şehir cenazeleri farklı. "Karıma Mektup" adlı şiirinde "En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda 
ölüm acısı." diyerek ölüm acısının süresini  Nazım Hikmet fazla bile biçmiş. Artık şimdi "bugün cenaze yarın deniz" gibi oldu neredeyse. Ertesi gün herkes işine gücüne bakıyor. 


Caner Yaman "Güzel Kaybettik" isimli kitabında:
"Kalabalık sevmiyorum ben. Cenazeye gitmesen de olmaz. Bir an önce bitsin de kaçayım diye bakıyorum. Yaşarken yanında olamadıklarımızın cenazesini görev bilip akın ediyoruz oraya. Vefa yarışına giriyoruz. Kazanan yok o yarışta. Samimiyetsiz, densiz, yersiz bir kalabalık."


Önünden geçen cemaatin omuzunda taşıdığı bir tabut gördüğünde, tabutun içinde belki bir gün önce yolda görüp, verdiği selamı bile almadığı, belki de sendeleyip yere düştüğünde ya da yaşlılıktan bitap düşüp nefesi daraldığında çaresiz gözlerle etrafa bakınıp "bir yardım eden yok mu?" dercesine yakaran, fakat yanından geçen kalabalıktan kimsenin dönüp bile bakmadığı adamın,  koşarak tabutunu sırtlayıp sevabın bir ucundan yakalamaya çalışması ne kadar sahtekar, ne kadar samimiyetsiz. 

Eeeyy ! insanoğlu.  Almak istediğin o sevabı, adamın cenazesini omuzlayarak değil, düştüğünde elini tutup kaldırarak, verdiği selamı alarak, sağlığında "Ne sıkıntın var ?" diye sorarak kazanabilseydin keşke.. 

Bugün herhangi bir cenaze evine kanlı canlı, ete kemiğe bürünüp gitmiş olan bizler, gün gelecek kara servilerle süslü, insan etiyle beslenen o muhteşem hüzünlü bahçede olacağız belki de.

"Ölüler, yaşayanlardan daha çok çiçek alır. Çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür." der Anne Frank, "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" adlı kitapta. Sevdiklerinize hediye etmek istediğiniz çiçekleri, söylemek istediğiniz güzel sözleri, o hüzünlü bahçeye bırakmamanız ve köylülerimiz sayesinde hala var olan güzel adetlerimizi unutmayarak çocuklarınıza miras bırakmanız dileklerimle,

Ben gidip biraz Ali Ekber Çiçek türküleri dinleyeyim.

"Bu meydanda serilidir postumuz,
Çok şükür Mevla'yı gördük dostumuz,
Bir gün kara toprak örter üstümüz
Çürütür ey benli benli canlar çürütür
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil." 

16 Eylül 2018 Pazar

Sene Yunan Cavuru sene! (Bir Kurtuluş Öyküsü)



Mahallemizin Cevdet Abisi. Babayiğit, kabadayı tuttuğunu koparır, dağ gibi, taş gibi. Trafikte yanından tır veya yüklü hafriyat kamyonu geçerken nasıl hafiften bir sallanır küçük arabalar. Yanınızdan geçerken aynen öyle hafif bir titrersiniz. Ne oluuur ne olmaz der Cevdet abinin biraz uzağından geçersiniz.  Yaz kış kareli ceketi devamlı omuzunda, yumurta topuklar ayakta, elde tesbih, bir omuzu aşağıda. Öğlene doğru kahvenin önünden geçerken "Selamınaleyküm akıdeşle" deyince bütün kahvenin koro halinde "Aleykümselam" demesi artık her gün alıştığımız görüntülerdendir. Eğer kahve eşrafının oyuna yada sohbete dalıp selamını aldığını duymazsa,  kahvenin önünde duran boş tahta sandalyeye sinirden tekmeyi bastığını görmüşlüğüm vardır,  tabii ki ardından koro halinde gür bir şekilde gelen "Aleykümselaaaam" sesini de duymuşluğum.

İşte böyle bir adamdı Cevdet abimiz.

Yazın bunaltıcı sıcaklıklarından kurtulup Eylül ayının ağaçlara, "Artık  yapraklarınızı yavaştan dökmeye başlayabilirsiniz." komutunu verdiği ilk günlerinde, her yıl olduğu gibi beldemizde tatlı bir telaş başlamıştı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da beldemizin kurtuluş günü etkinlikleri çerçevesinde hazırlıklar başlamış, belde meydanı bayraklarla süslenmiş, belediye başkanımızın kurtuluş gününü kutlayan afişleri sokakları süslemeye başlamıştı.

7 Eylül kurtuluş gününden bir kaç gün önce, Beleşçi Nizam, Lambur Lumbur Sülüman, Tembel Hasbi ve ben öğlen namazı sonrası kahvede oturuyoruz. Çaylar söylenmiş, okey masası kurulmuş, yancı İdris ve öbür yancı Muhittin köşe gönderi gibi her zamanki yerlerini almışlar, tam taşları dizmişiz ki belediye hoparlörünün cızırtılı ve bir o kadar da anlaşılmaz sesi duyuldu.
Zabıta Müdürü Adnan'ın sesi: "Sayın Aydıncıklı vatandaşlarımız;    7 Eylül Cumartesi günü saat 10:00' da beldemizin kurtuluş günü kutlamaları her yıl olduğu gibi belde meydanında yapılacaktır. Kutlamalara milli bir hassasiyet ve coşku içinde katılımınızı bekleriz. Bu arada belediye önünde traktör kasasından düşmüş 2 adet yorgan bulunmuştur. sahibi kimse gelsin alsın"
  
Yan masadan Abdi dayı elindeki çayı hüpürdeterek eğildi kulağıma bağıra bağıra: "Ne deyipduru bu apollö  Samet çocum?" "Aydıncık'ın kurtuluşu ya Cumartesi günü dayı, bayrağınızı kapıp gelin diyo" diye cevap verdim. 
Beleşçi Nizam hemen atıldı; "Gidelim mi bilader, bedava şu, bu dağıtıla törende. Atalasa tutarız çiholatadır, lokumdur, şekeedir, ne vasa gari" Eyi eyi gideriz dedi Sülüman, o gün gelsin bahalım. Oyun bütün hızıyla sürerken kahvenin bahçesinden duyulan bir sesle herkesin kulakları bir dikildi.
"Ülen bu soğuk çaya ne getidin bene" arkasından çaycı çırağının başına vurulan çay tepsisi ve tekmelenen sandalyeler. O gün Cevdet Abi'nin soğumuş, hatta biraz ılımış çayı hayatta içmediği, daha önce bu yüzden çok adam dövdüğü, bu  huyunu bilmeyen ve  ustası tarafından da uyarılmayan çırağın belki de bizim kahvedeki son günü olacaktı. Çırak ağlamaya başladı, neyse sonra da olay yatıştırıldı. Sandalyesi tekmelenen bisikletçi Nuri'nin, yerden sandalyeyi kaldırırken hafif sitemkar bir bakış atması Cevdet Abi'yi daha da dellendirdi, bir Osmanlı tokatı da Nuri'nin yüzüne indi. Hemen yeni çay geldi, yerler paspaslandı. Yarım kalan oyunlar, kaldığı yerden devam etti.

Kurtuluş şenliklerinin yapılacağı sabah herkes yavaş yavaş belde meydanında toplanmaya başlamıştı. Belediye hoparlöründen çalınan kahramanlık türküleri, yerini belediye zabıta ekibinden kurulu bandonun yarım yamalak çalabildiği mehter marşı, onuncu yıl marşı ve Eskişehir marşlarına bıraktı. Kalabalık yavaş yavaş çoğalmaya başlamıştı. Çocuklar ellerinde bayrakları sallıyor, birbirlerine ellerindeki borularla tüf tüf atıyorlar, daha küçükler balonla oynuyordu. Meydanın köşesinde üç tekerlekli arabası ile dondurmacı Üsen ve diğer köşede elindeki tahta çubuğa dizdiği pamuk helvalarla Samim, gözlerini çocukların cebindeki harçlıklara dikmişlerdi bile.

Eylül'ün yedisine göre hava da hissedilir sıcak olmasına rağmen  meydan kalabalıklaşmaya başlamıştı bile. Evden sandalyesini koltuğunun altında yanında getirmiş, dibimde oturan Abdi dayı' ya:
-"Dayı, ne güzel hazırlık yapılmış, her sene böyle kalabalık mı olur kurtuluş töreni." diye sordum.
Abdi Dayı: 
-"Bizim belde halkı ıscak mıscak dinlemez, bir düğün, bir şenlik olmaya görsün,  'bizim burlanın ağzıylan 'yete ki oynancak galgıncak de, bedava yicek dağıtılcak de, garısı, gızanı, çoru, çocuğu o saat oraya toplanıgo."  derken yeleğinin cebindeki köstekli saate bakıp: -"nezman başlıcak bu olum." dediği sırada Kaymakamın ve karakol komutanının bulunduğu cip, köşeden görünmüştü. Arkasından da Zabıta Müdürü Adnan'la beraber Belediye Başkanımız, belediye binasından çıkıp yürüye yürüye meydana geldi. Halk coşkuyla alkışa başlamıştı bile. Belediye başkanı Ekrem Koç, koç gibi adamdı. Belde halkı O' nu çok severdi, kaymakam beyi de öyle. Bizim beldenin kurtuluş törenlerinin şenlikli olduğunu duyan Kaymakam bey bu sene şenliklere katılmaya karar vermiş, ilçeden bizim beldeye törenleri izlemeye gelmişti. Kaymakam Beyin katılacağını duyan belediye ve beldemiz muhtarları bir telaşla günlerden beri hazırlık yapmış, güzel bir program hazırlanmıştı duyuşumuza göre.

Tören başladı. Kaymakam ve Belediye Başkanı Kurtuluş Savaşımız hakkında konuşup, kurtuluş savaşında beldemizden çıkan kahramanları anarak, onlara rahmet okudu, coşkulu bir konuşma yaptı. Onlar yerlerine oturduktan sonra sonra küçük bir kız çocuğu şiir okumaya başladı.

Bu arada beldenin berberi Berber Azmi'nin davulculuğunu yaptığı köyün gençlerinden kurulu Mehter takımı, kahramanlık marşları çalmaya başlamıştı bile. Güzel hazırlanmışlar, üzerlerine kıyafet bile uydurmuşlardı. Gerçi klarnetçi Hüsnü, hafta sonları ekstradan katıldığı düğünlerin de etkisiyle arada günün popüler şarkılarından bölümler geçse de, (çünkü bir ara kulağıma sanki "erik dalı gevrektir" melodisi gelir gibi oldu sonradan "hey gidinin efesine" tornistan yaptı gibi geldi bana.) "Ceddin deden neslin baban"dan, "Estergon Kalesi"ne kadar marşları kusursuz çalmaları alkışa değerdi.  

Zurnacı Salim çıktı bu kez sahneye. Davulcu Berber Azmi davulu tokmaklamaya, Salim zurnayı üflemeye girişti. Harmandalının çalmasıyla beraber Efe Derneğinden gelen zeybek ekibi "Hayda bre efeler!" nidasıyla zeybek oynamaya başladılar. Sağdan, soldan heyecanlı gençler de bu oyuna katıldı. Tam zurnacı Salim Kerimoğlu'nu üflemeye başlamıştı ki Deli Rıza çıktı geldi. Her yerin delisi olur da bizim Aydıncık'ın olmaz mı? Zararsızdır Deli Rıza. akşama kadar bir taşın üstüne oturur kendi kendine şarkı söyler mırıldanır. En büyük zevki de düğünde dernekte, zurna çalan gördü mü karşısında limon yalamak. Almış eline yarım limonu Salim'in karşısında başladı limonu kemirmeye, bir yandan da iki parmağının arasında limonu sıkmaya. Salim, deliyi görünce kıpkırmızı oldu tabi. Başına geleceği biliyor. Şişmiş avurtlarıyla beraber, ağzından da tükürükler damlamaya başladı, Zurnanın zırt diyemediği yer burasıydı. Bir iki kesik tiz sesten sonra, Salim zurnayı ağzından çıkardığı gibi yere tükürüp Rıza'nın üstüne hamle yapıp tekmeyi savurunca, Salim'in üstüne bastığı sivri burun yumurta topuk ayakkabısı havada döne döne belediye başkanının önüne düştü. Ortalık gülüşmelerle karışık biraz hareketlendi. Zabıta Müdürü Adnan ayakkabıyı gerisingeri Salim'e fırlattı. Kaçan Rıza'nın arkasından herkes Salim'e gülüyor, Salim de sek sek seyirterek tek ayağında ayakkabıyla:
"Kusura galman başganım, bu deli benim bu huyumu bilipduru, ondan deiyo böle, ilimon yalayıpduru gaşımda, kendi gözlenizlen gödünüz." deyip özür diledi. Yine seke seke yerine geçerken etrafındakilere de: "Üle bizimolan bilipdurum ben bunun böle olcana, hindi çıkageli bu, irezil ede bene dedim. Oldu da. bilipdurum ben buna, bi ölceme bilmiyon. Çarkına okudumun hergelesi ! "diye bağırıyordu.   

Neyse bunun üzerine sunucunun uyarısıyla halk oyunları faslı erken bitti. Sunucu: 
"Şimdi de beldemizin temsili kurtuluşunu canlandırmak  üzere gelen kahraman Türk askerlerimizi alkışlıyoruz." der demez bir alkış koptu. Sunucunun:
"Temsili düşman kuvvetlerini  de alana alalım" anonsu duyulmadı bile.   
Meydanda bir hareketlenme oldu. Karakolda görevli kamuflaj kıyafetli 20 kadar asker, sırtlarında silahları, alkışlar arasında uygun adım meydana giriş yaptılar. Karakol komutanının emriyle yerlerine geçtiler. Meydanın kenarında ise yere çömelmiş 10-15 kadar lacivert kıyafetli, başlarındaki lacivert kepin önünde mavi renkli artı işareti bulunan temsili Yunan askeri rolündeki beldenin gençlerinden oluşan kalabalık göründü. Kürsüdeki sunucu, birazdan  beldenin kurtuluşunun temsili olarak canlandırılacağı gösterinin başlayacağını duyurarak kürsüden indi.

Lambır Lumbur Sülüman, doğuştan çarpık bacakları üstünde zıplaya zıplaya el çırparak:
"Hah! Gurtuluş gününün en sevdiğim yanı başlıcak şinci! Heyt aslanım be! Furuverin bidaa bakem hu cavurlan sırtlana yere. Degidi aslanlaam de! Degidi Memetciklem de!" diye coşmaya başlamıştı bile.

Beleşçi Nizam:

"Ne zaman golonya sıkcak bunla, lokum, şekee atmeycekle mi arbalan üstünden, gızla çiçek dağıtıvemicek mi? ona bekleyipdurun ben" diye mırıldanmaya başladı.

"Hele biyo du bakem Nizam!. Evvela beldeyi bi gurtarıvesin bu askecikle, ondan sona yiyiverisin şekere, datlıya, sıkınısın golonyağıylan, gülsuyuna." diyen oldu, kimdi bilmem.

Derken askerler  komutanın emriyle beraber, marşlar ve alkışlar eşliğinde meydanın sağ köşesine dizildiler. Sol tarafta da lacivert kıyafetli temsili Yunan askerleri.

Yanımdan geçen Yunan askeri kıyafetli genç, son nefesini çektiği sigarayı yere atarken, dirseğiyle dürttüğü yanındakine:
"Ülen nerden olduk düşman askeri akideş, millet bize esastan Yunan askeri gibi bakıpduru! Engastan cavuruz biz yav, gomandoydum hem ben askerde, çok zoruma gidip duru, gomutana gırımadık gari napcen" diye söylene söylene arkadaşlarıyla beraber meydana çıktı.

Sessizlik ve komutanın verdiği emirden sonra askerler, bir iki havaya silah sıktılar, efeler de bunlara eşlik etti. Bir iki sis bombası atıldı.Yavaş yavaş birbirine yaklaşan mavi üniformalı temsili Yunan Askeri ile Mehmetçik iyice yakınlaşınca göğüs göğüse itişme, yalandan bir iki göstermelik süngüleşme hareketi sonrası Yunan askeri kıyafetli genç kendini yere bırakıyor, Mehmetçik de yerde yatan Yunan askerinin sanki boğazına saplarcasına tüfeğini havadan aşağı indirerek onu etkisiz hale getirdiğini göstermeye çalışıyordu. Bazıları da kamayla birbirlerine zarar vermeden küçük bir gösteri yapıyor, sonunda yine alışılageldik üzere Türk askeri, Yunan askerini yere yatırıp üstüne çıkıyordu. 

Bu arada atılan sis bombalarının da etkisiyle ortalığı  hafiften bir duman kaplamış. göz gözü görmez olmuştu. Duman hafif hafif dağılmaya başladığında, bütün Yunan askerleri yerde, kahraman Türk askeri onların üstünde zafer kazanılmış derken,  meydanın diğer tarafında bir Yunan askeri üniformalı gencin hala pes etmediği, askerle kıyasıya mücadele ettiği görülüyordu. Birden herkes oraya bakmaya başladı, önce gösterinin bir parçası gibi sanılırken Yunan askeri bir türlü yıkılmak bilmiyordu, hatta sarsıp durduğu itip kaktığı  bizim asker sorgulayan gözlerle  "Ulan noluyoruz?" edasıyla kaçamak bakışlar atıyordu etrafa. Nedir durum demeye kalmadan Yunan askeri bizim askeri kucakladığı gibi yere serdi. O sırada Kaymakam, Belediye Başkanı ve Karakol komutanı oturduğu yerden ayağa fırladılar. Komutan başka bir askere "Durdurun şu manyağı! diye emir verdi.

Tam bu sırada da, Yunan askeri, bizim askeri kucaklayıp yere atarken, başından beri iyice alnına indirdiği kepi, aniden yere düştü.

Bağırarak ilk tepkiyi veren Abdi Dayı oldu:
"Üleeen! Mıstıfa! Ende askerin başında dikelip duran cavur askeri bizim Cevdet değel mi O! "
"Töbosun O!" dedi, kalabalıktan bir grup. 
"Nedipduru cavur bısatlarının içinde O deyyusun oğlu ?" 
Gılıbık Kel Irmızan'ın gaası Kübra : 
"Amanın gızanlaa!! Bunu da mı etçedi bu herif bize, askerlen cenk edipbakırı. Başlamızın davunu. Hadi hepbir olalım, şırkalım huna, gaymıkamın gözünün önünde. Körolmayasıca!.Allah belacını vemedi bunun biz veriverelim. Hadendi gari !!"

Demesiyle, milli duyguları, mehter marşı, silah sesi, davul zırna ve zeybek oyunları ile ziyadesiyle kabarmış halk, Cevdet'e doğru koşmaya başladı. 

"İlk yumruğu en günahsız olanınız atsın!" demedi tabi kimse.

Cevdet' e güzel bir meydan dayağı başladı. 
"Vurun ülen hunun gula tözüne, yumruğu yapıştırıve gahberife !"
"Suratına tüpürün"
"Hu bıça zipleyivesem mi cavurun gaanına."
"Dumuşali mi O'nun sıtına binen, tingil tepesine çıkmış beze adamın"
"İleşine çıkamazsak böyün bunun, içim ırhat etmicek gari" sesleri,
bağırış çığırışları bir yandan,  belde halkının Cevdet' e karşı yıllardır içinde birikmiş nefreti, kiminde tokat, kiminde yumruk, kiminde tükürük şeklinde açığa çıkıyor, Cevdet'in vücudunda benlik buluyordu.

Bu karmaşaya Kaymakamın Bey'in tok sesi son verdi.
"Tamam kesin artık. Herkes yerine geçsin"
Bu arada 2 askerde komutanın emriyle Cevdet'in koluna girmiş, yerden kaldırıyorlardı.
Kaymakam Bey:
"Getirin O'nu buraya " dedi askerlere.
Cevdet, adım atamıyor, koltuk altlarından tutan askerlere dayanmış öyle ayakta duruyordu.
Gene Hatçe gadın teyze merhamet etti de üslüğünü askere uzattı. "Silsin şu yüzünü, gözünü, ayıp Gaymakam Beyin gaşısına öle çıkılmaz" dedi.  

Kaymakam Bey elleri arkadan bağlı:
"Ne o Cevdet, hakettiğin cezayı devlet vermedi, seni bu seferlik affetti ama görüyorsun halk affetmedi."
"Bundan sonra öyle kabadayılık, asarım keserimcilik yok. Adam gibi çalışıp, kimseye sataşmayacaksın. Anlaştık mı?" dedi.
Cevdet mahçup, başı önde:
"Emi bellerim Gaymakam Beyim. Siz bene böyüklük ettiniz, affedivediniz, ben de bunda sona gari sizin dediniz gibi olcam, hiç kimselere sateşmeycem, çoluçocuğa uymeycem, gızlara gadınlara yan gözlen bakmak desen zaten o işlere bıraktım ben. Verin ellenize öpem. Halkımızdan ve asker gadeşimden özür diliyom. Ben alışmamışım sırtımın yere gelmesine. Bi an unutuvedim bene Yunan cavuru ettiğinize. Depreşivedi ganım, kımşanıvedi içim, üstümde cavur bısatı mı va, ne va bilemedim, askeri alıvedim aşara. Çok utanıpdurum, bida affedin bene" dedi.

"Tamam" dedi Kaymakam Bey.
"Yalnız yarın sabah erkenden karakola gideceksin." Komutana dönerek: "Sen de takip et komutanım bunu" diyerek devam etti. "Karakola 5 ton kömür gelmiş, onu öğlene kadar karakolun kömürlüğüne taşıyacaksın. Oldu mu? Hem madem güçlü kuvvetlisin, bunu devlet, millet için değerlendirelim" dedi.

"Olu olu, olmamı heç, siz bene güç, guvvat deyin, ben ederim ona! Yanaştımam kimseye yanıma, tek başıma daşıyıverim. Allah sizden ırazı olsun Kaymakam Beyim."  dedi Cevdet. 
Bunun arkasından sunucu törenlerin sona erdiğini ilan ederek töreni bitirdi.

İşin aslı sonradan anlaşıldı. 

Törenden sonra kahveye doğru yürürken Belediye Başkanının şoförü İbrahim bulundu geldi.
"Gelin bakem buraya size ne anlatıvecem"
"Üle daha ne va anlatılcak İbram?"
"Du sen du" dedi Sülüman'a. Dinle bak buraya:

"Duyuşuma göre, meğersem Cevdet, geçen hafta  yine bir halt işlemiş. Tek dumamış. Gavede yine tartaklamaya garışmış. 2 kişiyi eyice güze benzetmiş."

"Biliyoz! gaveci çıranlan bisikletçi Nuri'yi dövdü"

"Yav biyo dinleyiverin allallaaa" diyerek devam etti şoför:

"Garagola düşmüş bu, şikayet etmişler. Garagol gomutanı, buna etcek bişey yok, her tokat yiyene mahkemeye gönderisem, bu mahkimilen işi bitmez du ben buna 2 gün kodese atıverem demiş  emme içi de ırhat etmemiş. Bu böle olmucak, Gaymakam beye danışmış. Gaymakam bey de düşünüp daşınmış: gomutan, sen haftaya törende Yunan askeri eksik bi kişi yok demiyomudun? He diyodum  demiş gomtan.E ozman bu hıyara neden cavur askeri edivemiyon sen? deyesiymiş. Gomtan da "Oldu bu iş" demiş. Cevdet aman dı yaman dı demiş emme, kodeste yatmaktansa nolcek canım oluverim cavur askeri, gıyamet gopcak değil ya demiş. Cevdet' de düşman askeri olma gabul edivemiş emme gönülsüz gine de. Zorlan geydirmişle elbisilere bunu garakolda, askerlere "kimseye demen ha" deye de tembih tembih üstüne etmiş. "Tamam demeycez" demişler askerler de gomutan da. Hakketten de  kimsenin habarı olmadı ya. Cevdet'in başındaki kepi düşmeyeydi, bi de yürende coşan goca su köpürmeyeydi biz bile anlameyvecektik." 
Ama gene tek durmadı Cevdet."
"Eee huylu huyundan vazgeçemi gadeşlik"
"Geçmez" 
"Geçmemiş" de zaten.
"Olay böle böle"

 Biz kahvenin yanına yaklaşırken Sülüman kahveciye seslendi, "Gaveciii ! Biz düşmanlara denize dökmekten geliyoz, sen bene bi çay yap, akideşlere de so bi bakalım ne işcekle"

 Bu arada arkamızdan yetişen Beleşçi Nizam:
"Yav bi güçük su dökme gittiydim. Noldu düşmana yendik mi, gülsuyu, lokum, golonyağı dağıtıldı mı? Hani çiçekle balonla. Ne susuyonuz, ne gülüyonuz ülen akideş?"

Arkasından seslendim

"Gül suyu, lokum yok ama Nizam, gel bi sarı gazoz söylüyem sene, benden"


                                         ****************

   
Aydın' ımızın düşman işgalinden kurtuluşu kutlu olsun. Allah bir daha bu topraklara düşman çizmesi bastırtmasın. 




Yazarın Notu: 
Bu öykü: İzzet eniştemin 1984 yılındaki Aydın'ın düşman işgalinden kurtuluşu yıldönümünden önce bize ve akraba çevresine: "Kutlamalara mutlaka gelin bak ha. Gelmezseniz kırılırım. Ben de varım gösteride." demesi üzerine kutlamalara gidilmiş, eniştemi mavi kıyafetli düşman askeri olarak görüp ailecek şoka uğranılmış, bunun şokunu epey üzerimizden atamayışımızdan esinlenerek yazılmıştır. Gerçek kişi, yer ve olaylarla en küçük bir ilgisi yoktur. Varsa bile tesadüftür. Olmasa iyi olur.      
                                                                         Mehmet Tekinbaş 


Bir not daha: Tanzimat Fermanıyla "gavur"a "gavur" demek yasaklandığından ben de "gavur" a "gavur" demedim, benim hemşehrilerimde demez. Biz "gavur" mavur bilmeyiz olsa olsa "cavur" dur o. Türkçe bazen yazıldığı gibi okunmayan bir dildir.