19 Mayıs 2020 Salı

No Human No Cry

Pandemi nedeniyle pek dışarı çıkmıyorum. Aslında hiç çıkmak istemiyorum ama zorunlu olarak çıkmam gerekiyor. Market alışverişi, para çekmek vs. gibi nedenlerle haftada bir kez en fazla yarım saat dışarıya çıkıyorum. 
Bugün yine o günlerden biriydi ve markete gitmek için dışarı çıktım. Ev hayatına alışınca, evdekilere alışınca dışarıda insan görmek bile değişik geliyor. Hele bir de çoğu insan maskeli olunca daha da ilginç ve garip. Bu arada çoğu insan dedim ama yaşadığımız ilde maske takmak zorunlu olduğu halde tamamı maskeli insanları görmek demediğimi farketmişsinizdir. Aslında garip olan maskeli insan görmek değil maskesiz insan görmekti. İnanın ki neredeyse yarı yarıya maskesiz insanlar ortalıkta dolaşıyor. Tabi bu kendi sorumlulukları ama onlar yüzünden salgının bitmesi ve normalleşmeye geçmemizin de gecikmesi bir olasılık. 

İnsanlar mı çok rahat yoksa ben mi kurallara uygun yaşamayı seviyorum bilmiyorum ama bu aşırı rahatlık hiç de normal değil. Markette, kasadaki görevli devamlı olarak müşterilere maskesiz alışveriş yapmanın yasak olduğunu uyarmasına rağmen "işim çok kısa, hemen alıp çıkıcam" diyenleri mi anlatsam, kasada mesafeye uyalım uyarılarına rağmen dip dibe olanları mı anlatsam yoksa dışarı çıkması yasak olmasına rağmen on yaşlarındaki bir çocuğun markete girmiş olmasını mı anlatsam bilemedim.

Dışarı çıkmıyorum ya inanın ki insanı özlememişim. İnsan görmüyorum rahatım çünkü kuralsızlık görmüyorum. 

Sevmiyorum bu şehrin kuralsız, rahat insanlarını.

İnsan Neden Yazar?

Eduardo Galeano' nun "Biz Hayır Diyoruz" kitabından bir bölüm:

"İnsan bir iletişim ve diğerleriyle buluşma ihtiyacından yazar; kendisine acı vereni açıklamak ve mutluluk vereni paylaşmak için. İnsan kendi yalnızlığına ve başkalarının yalnızlığına karşı yazar. İnsan edebiyatın bilgileri aktardığını varsayar, yazdıklarını okuyan kişinin dilini ve hareketlerini etkilediğini ve birlikte kurtulmak için birbirimizi daha iyi tanımamıza yardım ettiğini varsayar. Ama 'kalanlar' ve 'diğerleri' fazlasıyla müphem terimler ve kriz zamanlarında, tanımlama zamanlarında, muğlaklık yalana çok fazla benzeyebilir. İnsan aslında talihiyle ya da talihsizliğiyle kendisini özdeş hissettiği yeryüzünün kötü beslenenleri, kötü uyuyanları, isyancıları ve hor görülenleri için yazar ve bunların çoğunluğu da okuma bilmez. Bilen azınlık arasında, kaçı kitap için para ayırır? İnsanın 'kitle' denilen bu kullanışlı soyutlama için yazdığını savunarak bu çelişki çözülür mü?" 

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Sözcükleri tozlanmasın diye rafa kaldırma sanatıdır evlilik

Yalçın Tosun "Dokunma Dersleri" adlı kitabında böyle tarif ediyor evliliği:

"Yatağın ucuna oturmuş, yatmadan önce uzun uzun dirseklerini kremliyordu her zamanki gibi. Yüzünde muzafferlere özgü o tuhaf ifade. Görmüyordum yüzünü, ama anlamını seziyordum. Evlilikte olur böyle şeyler. Bir süre sonra sözcüklerin yerini başka şeyler alır. Sözcükleri tozlanmasın diye özenle paketleyerek rafa kaldırma sanatıdır bir anlamda evlilik. Her evlilikte zamanla, detaylarda az çok farklı, ama temelde aynı kurallara bağlı o gizli dil hüküm sürmeye başlar. Çoğu kinle ve yerine getirilememiş isteklerin yanık kokusunun verdiği sancılı sızılarla beslenen; kendine özgü bakış, iç çekiş, saçı arkaya atış, yarım gülüş, kaş kaldırış, göz deviriş, hızla bacak sallayış, uzaklara manidar bakışlarla dalış ve benzeri değişik anlamları bünyesinde özenle barındıran hareketlerin bir toplamıdır bu gizli dil."

14 Mayıs 2020 Perşembe

Toplum İlerledi. Şimdi Kan Yerine Altın, İşkence Yerine Rüşvet Geçerlidir.

Cemil Meriç' in "Bir Facianın Hikayesi" adlı kitabının Şiddet Medeniyeti-Hile Medeniyeti başlıklı bölümünden:

"Sighele (1868-1913) çağımızın dertlerine ışık tutan bir yazar.
En ünlü eserlerinden biri: Örgüt Psikolojisi. Girişi okuyalım:

İranlı Mektupları'nın sevimli kahramanı Rica, Paris' e gelince tımarhaneleri görür, şöyle anlatır izlenimlerini:
'Dışarıdakiler kendini akıllı sansın diye, üç beş mecnunun içine tıkıldığı evler' "

Devamında Cemil Meriç şöyle diyor:

"Yerinde bir hüküm. Aynı şeyi hapishanedekiler için söyleyemez miyiz? Dışarıdakiler kendini namuslu sansın diye üç beş haytanın içine tıkıldığı binalar. 
Hapsedilenler, faili meçhul kalmış suçlarla, dışarıda kalan büyük suçlu ordusunun küçücük bir bölümüdür, talihsizler bölümü.
Polis suçluları bulamıyor; adalet, cezalandıramıyor. Bence bunun sebebi şu olsa gerek: suçun şekli başkalaştı. Bir zamanlar suç kaba kuvvete dayanırken, şimdi, ince ve medeni oldu; gaddarlığın yerini hile aldı, şiddetin yerini dalavere. Modern suçlu, adalelerinden çok beyni ile iş görür, büyük bi avantaj...
Biz hala delileri de şerirleri de peşin hükümlerle ele alıyoruz. Halk delilik deyince , ya hezeyanı anlar ya budalalığı. Mantık kurallarını çiğnemeden ve hiçbir hataya düşmeden akıl yürüten bir insan deli olamaz ona göre.
Suçluları da tanımıyoruz. Avama sorarsanız, suçlu ya hırsızdır, ya katil. Hırsızlık yapan veya adam öldüren deyince de gözünün önüne kılıksız kıyafetsiz, çirkin bir insan gelir.
Toplum ilerledi. Şimdi kan yerine altın, işkence yerine rüşvet geçerlidir."


6 Mayıs 2020 Çarşamba

Basın Bayramı

Rıfat Ilgaz' ın Yazarlar Birliğinin konuğu olarak çağrıldığı Sofya' da davetlilere sorulan sorular arasında şöyle bir soru vardı:

-Sizde de şairlerin bayramı var mı?

Bütün konuk şairler, Hint Şairi de dahil olumlu cevap verdiler der Rıfat Ilgaz, ama O geçiştirmek ister. Başkan özel olarak cevap vermesini isteyince de:

"Bizde şairlerin hiçbir zaman bayramı olmadı. Tam tersine şairlerimiz için yas günleri oldu, hemen her çağda..

Bunu söylemekten çok mu mutluydum? Bir gerçeği belirttiğim için başım göklere mi ermişti? Yalan mı söylemeliydim şiirimizi yüceltmek, şairlerimizi değerlendirmek için! Nasıl tersini söyleyebilirdim, bir şiir kitabımdan ötürü altı aya çarpılmıştım...

Bugün 24 Temmuz...Gazeteciler Bayramı. 

Basın Bayramı öyle mi? İçerdeki yazar çıkacağı günü bilmezken dışarıdaki yazar bugün mü, yarın mı ne zaman içeri gireceğini kestiremezken bayram haaa!

"Sizde basın bayramı var mı?" diye sorarlarsa ne cevap vereceğiz?

Yoksa bu tür sorularla karşılaşmamak için hiç mi yurt dışına çıkmayacağız? 

Bu yazı Rıfat Ilgaz' ın "Nerde Kalmıştık" adlı kitabından "Bayramımız Yok!" başlıklı yazısından alıntılanmıştır.

Anı Yazmak

"Bellek defterin yerini tutar mı hiç?
Bellek yanılabilir diye hiç mi anı yazmayalım.
Unutmalar, yanılmalar olabilir. Elverir ki anının anılığına saygı göstermesini bilelim. Değer verdiğimiz, sığındığımız, avunduğumuz anıları, sıkıştığımız zamani yalancı tanık olarak kullanmayalım, halkın, okurun önünde. anılar bir yazarın, yazdıklarına dayanak olacak en yakın arşividir."

Rıfat Ilgaz' ın "Nerde Kalmıştık" adlı kitabından "Anı Yazmak" adlı yazısından bir bölüm.

Rıfat Ilgaz'dan Yeni Öğretmenlere Mesaj

Rıfat Ilgaz. Hababam Sınıfı deyince onun adı gelir aklımıza hemen. İşte -eski bir öğretmen olan- O Rıfat Ilgaz'ın "Nerde Kalmıştık" adlı, Akbaba, Dolmuş, Markopaşa gibi gazetelerde yayınlanmış olan yazılarından derlenmiş 1984 yılı baskısı kitabını okudum. Kitaptaki yazıların birisi de "926' dan birin'e  adını taşıyor. Yazının tarihi yok. (Muhtemelen 1960'lar olabilir) Ancak o tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığı Parasız yatılı mezunu 926 öğretmen adayının atamasının ve görev yerlerinin belirlenmesi için kura çekiminin yapılacağı haberini vererek öğretmen adaylarına sesleniyor ve şöyle diyor Rıfat Ilgaz:

"Dinle kardeş, bu işe senden tam 35 yıl önce başlamış biri olarak konuşacağım. Yani sizlerden biri... Sen bu 926'dan biri olan genç arkadaşım. Kurasını çekip de gideceğin yerde seni neler bekliyor biliyor musun? Bunları eski bir öğretmen değil de, bu yılların yazarı olarak daha etraflı bilmekteyim.
Önce şunu belirteyim...Halkımız Cumhuriyetten önce de, Cumhuriyetten, hatta demokrasiden sonra da öğretmeni sevmiştir. Öğretmene kıyan, onu tedirgin eden  halk değildir. Öğretmene,Türkiye'nin neresine gidersek gidelim, hep kendini aydın sananlar kıyar, halkımız her yerde kendi işinde gücünde, geçiminde, ekmek parasının peşindedir. Ama kötü politikacılar, din kılığıyla siyaset yapmak isteyenler, bu kendi halinde yaşayan halkı rahat bırakmazlar. Onun sağlam yanını özünü bozmak için ellerinden geleni yaparlar. Gene de bu işi başaramazlar ama, bir süre için kendi çıkarlarına işletirler.

Genç arkadaşım, sen ilk günlerde hep bu aracılarla karşılaşacaksın işte. "Halkla temas" ediyorum sanacaksın ama, parmağının ucuyla bile değinmediğini çok geçmeden anlayacaksın. Halkımız öyle kolay kolay kendini açığa vurmaz  çünkü. 

Nereye verirlerse versinler, Milli Eğitim Bakanlığının politikaya dönük adamlarının denetiminde olan arkadaşım, yalnız ulusuna karşı borçlu olduğunu unutmayacaksın. Onların, boyuna yediğin kurufasulye pilavı başına kakmalarının sebebi hikmeti vardır. seni kendi hizmetlerinde çalıştırmak! Çoğu eyyamcı, kötü politikacıdır, seni denetleyenlerin. İyileri hiç yok mudur? olmaz olur mu? İlk işin bunları bulup çıkarmak olacak!

Sana ısmarlanan kahvenin, çayın altında neler yattığını düşünerek iç! Halkımız öğretmene karşı saygılıdır, unutma, eğer saygısızlık ediyorsa nedenlerini arayıp bulmak zorundasın. Bulacağın nedenler bir çok sosyoloğun, romancının, aydının, gazetecinin, politikacının, yöneticinin, hemen bulamadığı gerçeklerdir.

Öğrencilerini kusurludur diye sevmemezlik yapma! Kusurlu gibi görünen yanları belki en sağlam yanlarıdır. Bir de şuna dikkatini çekmek isterim. Yobazlarla karşılaşacaksın. Onların dilinden anlamaya çalışırsan hemen hepsinin batıya karşı olduğunu göreceksin! Biraz kurcalarsan bu gavur düşmanlığının sömürgeci düşmanlığı olduğunu anlayacak, şaşıracaksın! Kim olursa olsunlar, düpedüz sağcı değillerdir. Toplumcuların karşısında, emperyalizmin işbirlikçi sermayenin, tefecinin yanında hatta içindedirler. Çoğu zaman da bizzat kendileridirler, farkında olmadan!

Memlekette gözü bağlı dolaşma, uyanık ol, akıllı ol, yürekli ol! Bilgili ol demeyeceğim sana, öğretilenlerin bir çoğunun yanlış olduğunu bil yeter!

Bol şanslar dilemeyeceğim. Ha sen gitmişsin, gideceğin yere, ha sınıf arkadaşın. Başarılar dileyeceğim, işte o kadar."

diye bitirmiş yazısını. Belki bilerek tarih yok yazıda. Alın bugünkü gazetelerden birine koyun yayınlayın. Hiç bir değişiklik yok.  Yalnızca yobazlar konusunda iyi niyetli yaklaşmış. Şimdi o yobazların o kadar da iyi niyetlileri kalmadı çevremizde. Her biri yaptığını farkında olmadan değil bizzat bilerek yapıyorlar. 
Öğretmenlerimiz görev yaptığı yer neresi olursa olsun, memleketimizin her köşesinde, hak ettikleri güzel imkanlar bir ölçüde sağlanamamış olsa da mesleklerinin kutsallığının bilincinde davrandıklarını tahmin edebiliyoruz. 

Yüce Atatürk'ün de bundan yaklaşık 100 yıl önce eğitimle ilgili söyledikleri de günümüzde aynı anlamını korumaktadır. 
“Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır."
"Eğitimdir ki bir milleti; ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

Benim de, değerli ve ilkeli öğretmenlerimizden küçük bir ricam var. Müfredata uyun ama asıl müfredatın hayatın kendisi olduğunu da unutmayın. Çocuklarımız şair adı ezberlesinler ama bu şairlerin şiirlerini de okusunlar. Flütle kahramanlık marşları da çalsınlar ama bunun yanında Bach'ın da, Vivaldi'nin de eserleri kulaklarına çalınsın. Dersin birinde açın bir klasik tiyatro eseri seyrettirin onlara. Ödev sorumluluğu hissetmeden Türk ve Dünya Klasiklerini okusunlar. Suç ve Ceza'yı da okusunlar, Araba Sevdasını da. Kitaplarda yazılan tarihi bir masalcı  gibi anlatın onlara, tarih ezberletmeden. Ünlü ressamların adlarını bilsinler, hayat hikayelerinden ziyade tablolarını gösterin. Sanatla tanışsınlar. Her dersiniz, aynı zamanda bir Hayat Bilgisi dersi olsun, hayatı öğretin onlara müfredatı değil.

Görevini isteyerek, severek yapan ve başımızın tacı olan saygıdeğer öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun. Bu arada bir parantez açarak, şu salgın günlerinde daha da minnettar olduğumuz ve diğer öğretmenlerle bir tutulmadan, adeta bir bakıcı gibi görülerek esnek çalışmalarına izin verilmeyen, hakkı ödenmeyecek anaokulu ve kreş öğretmenlerimizin de gününü ayrıca kutluyorum. Minnetle ve saygıyla.

1 Mayıs 2020 Cuma

"Kimlerdensiniz" değil "Kimsiniz"

Feyyaz Tokar'ın Sayın İzleyiciler adlı kitabından "Soyluluk Merakı" adlı yazıdan:

Fransız İhtilalinden sonra soyluluk ünvanlarının kaldırıldığı Fransa'da buna tepki gösteren generallerden bazıları, Napolyon' la birlikte bir çalışma gününde, Napolyon' u köşeye sıkıştırmak isterler. Soyluluğu oldukça eski yıllara dayanan bir general yanındaki generale sorar:
    -Sayın generalim, sizin asaletiniz hangi göbekten başlar?
General cevap verir:
    -Babamın dedesinin babasından...
Onun yanındaki generale döner:
    -Sayın generalim, sizin asaletiniz...derken, Napolyon hedefin kendisi olduğunun farkındadır. Elini masaya vurur ve
    -Beyler, der, "biliyor musunuz, benim asaletim kimden başlar?"
    Bir sessizlik olur, Napolyon devam eder, "Benim asaletim, benden başlar! Benim çocuklarımın benden alacakları asaletle satacakları çalım ise, hiçbir zaman benimkinin haşmetinde olmayacaktır."