28 Ağustos 2020 Cuma

Seksenli Yıllarda Televizyon

Seksenli yılların başı, yani benim çocukluğum zamanları, siyah-beyaz televizyonun açılmasını dört gözle beklediğimiz zamanlar. Televizyonun açılması derken yeni nesil bunu anlamayabilir, televizyonun düğmesinin çevrilmesinden bahsetmiyorum. Televizyonda programların başlaması benim kastettiğim. şaşırtıcı değil mi? Şimdi günde 24 saat yayın yapan tv'lerin yerine o zamanlarda belli sat aralıklarında yayın yapan tek kanallı bir televizyon vardı. Başka bir kanalın olabileceği düşüncesi bile yoktu, o yüzden de televizyonun köşesinde sadece TRT yazardı.

Hafta içi genelde akşam 7 idi televizyonun açılma saati. Hafta sonu ise  cumartesi 5, pazar sabah 10. Hafta içi program başlayınca ilk çizgi film ya da çocuklara yönelik eğitim programları olur. O yıllardan aklımda kalan çizgi filmler Vikingler, Şeker Kız Candy, Heidi. Daha sonra akşam haberleri. Biz o zamanın çocukları, -ya da belki de ben bilmiyorum başka çocuklar da öyle miydi- tv'de hiçbir programı ayırt etmediğimiz için haberler dahil her şeyi seyrederdik. İster istemez ülkemiz ve dünya gündeminden de haberdar olurduk. Haber sonrası yerli ya da yabancı bir mini dizi, tiyatro oyunu ya da 
yabancı sinema, sonrasında ise haftanın değişik günlerinde mutlaka her kesime hitap eden sanat müziği, halk müziği, dünya müzikleri, caz müziği gibi her tür müzik yayını yapılırdı. Yabancı müziğin adı TRT yayınında "Dış Kaynaklı Müzik" idi Sonrasında ise gece haberleri ve kapanış. Kapanışa kadar seyrederdik. Televizyon istiklal marşı ile açılır istiklal marşı ile kapanırdı. Askerlerin Anıtkabir'de yaptıkları bayrak töreni bile her gün aynı görüntüyü görmemize karşın kaçırmadan izlenirdi. Sonrasında ise evin babası televizyonu kapatır, annesi de üzerine dantel örtüsünü örterdi evin en kutsal eşyası üzerine. Perşembe haber öncesinin yıllarca tek değişmezi "İnanç Dünyası" programı oldu. Pazar sabahlarının değişmezi ise Pazar Sineması idi. Genelde kovboy filmi yayınlanırdı. Pazar sabah kahvaltısı kovboy filmi eşliğinde seyredilirdi. Cumartesi günleri ise haber öncesinin sevileni "Muppet Show" idi. Büyük küçük hepimiz ona bayılırdık. Bir kukla showdu "Muppet Show" Cumartesi akşamları ise yerli film yani Türk Filmi akşamıydı. Hele o film komedi filmi ise deymeyin keyfimize. Pazarları televizyon sabah onda açılırda geceye kadar yayın devam eder sanılmasın. Pazar sineması yayınlandıktan sonra kapanış olur yayın tekrar akşama doğru 6' da açılırdı. Taş devri'de pazar günleri yayınlanırdı. Bir de Jetgiller vardı çizgifilm. Tatlı Sert, Doktor Kimbıl, Colombo, Mc Millan'ın Karısı, Saint, Dallas o zamanların  sevilen dizileriydi. Geleneklerimiz Göreneklerimiz adlı bri belgesel vardı. Nuray isimli bir kadının sunduğu. Şehir şehir gezerdi O programda çarşamba günlerinin değişmeziydi. Cuma akşamları Star Wars Savaş Yıldızı ismiyle yayınlanırdı. Galaktikalılarla saylonluların savaşını izlerdik. Eğitim, belgesel programları günlere dağılmış şekilde her gün az da olsa vardı. İnsanlar televizyonu yalnızca eğlenmek için değil, öğrenmek için de kullanıyorlardı. Devlet de bunun bilincindeydi.

Güzel günlerdi. Tek kanal da olsa, belirli saatlerde de yayın yapsa her kesimi mutlu etmeye çalışan bir radyo televizyon idaresi vardı. Şimdi yüzlerce kanal arasında dolaşıp seyredecek bir şey bulamadığımız olmuştur. Bu belki elimizdeki imkanlarımızın fazlalığından kaynaklanan bir doyumsuzluk belki de başka iletişim araçlarının olması gibi nedenlerle televizyonun varlığından tat alamıyor olmamızdan kaynaklanan bir durum olabilir. Bolluğun her zaman için zenginlik doygunluk getirmediği televizyonculuk örneğinde açık. Şu anda zengin içeriği olmasına rağmen televizyon kanalları bizi eskisi kadar mutlu etmiyor. Her şeyin az olması makbuldü belki ama elimizdeki bolluğun da değerini bilmek ve onu en güzel şekilde değerlendirmek de gerekmiyor mu? Yetmişlerin, seksenlerin insanları ellerinde bu kadar imkan yokken daha kültürlüydüler, bilgiliydiler. Öğrencileri de öyle. Ama şimdi televizyonlar insanı tembelleştirip uyutmak dışında hiç bir şey yapmıyorlar. 

4 Ağustos 2020 Salı

Çarşıya İnemem

Sait Faik' in "Alemdağ'da Var Bir Yılan" adlı kitabında "Çarşıya
İnemem" adlı bir öyküsü var. Öyküde kendi ağzından orta halli bir memur tasvir ediliyor, ayda aldığı maaş, yapacağı ödemeler, borcunu harcını anlattıktan sonra çarşıya inemem diyor. Sonra da ekliyor "Çarşıya inemememin sebebi parasal durumum değil" 
 Öykünün kahramanının çarşıya inememe sebebi insanlar.
"O fırıncı yok mu o? O, sabahları kırbaç gibi işçi çocuklara pis yağlı böreğini otuz beş kuruşa okutan, olur da fazla veririm korkusundan kimselere para bozmayan fırıncı."
"O, kıyma makinesinden geçen her yarım kilo ete öğürtücü, öldürücü iç yağları karıştıran, o, elli adımdan geldiği kokan, sandalyesinde akşama kadar oturup içyağları, keçileri, mandaları düşünen kasap efendi." 
Bunların suratını görmemek için çarşıya inmediğini söyler öyküde kahramanımız. Sonra da: " Hayır değil, değil, şimdi çarşıya insem bakkala 'Vay Barba Niko!', kasaba 'Vay Usta Haralambo!', fırıncıya 'Ooo Abdülkadir Efendi!' diyeceğime emin olun." diye de ekler.  Öykünün sonunda da der ki: "Bu bir bitiriş şekli değil ama, çarşıya inemem o kadar." 

Cemil Meriç'in bir sözü var. Diyor ki: "Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim."