25 Eylül 2018 Salı

Efsane Senarist Sadık Şendil


En önemli senaristlerimizden birinin karşılaştığı tek imkansızlık yemek masasında çalışması değildir. Sadık Şendil bir ropörtajında aklına gelen 100 şeyden 95' ini yapamadığından şikayet ediyor. Teknik ve mali imkansızlık. 

Bilirsiniz sinema dünyanın her yerinde görüntüye dayanan sanattır. Biz görüntü değil, lakırdı satıyoruz. Ecnebiler, zenginliği, şahane villaları, yatları ve kotraları göstererek anlatırlar. 
Biz aynı şeyi:
-Benim amcam çok zengin
sözüyle geçiştiriyoruz.

Batı ülkelerinin sinemalarında iki arabanın çarpıştırılmasıyla verilen ölüm, yerli sinemada:
-Kemal' i araba çiğnedi' dir.

Günümüz filmlerinde belki efektlerle arabaları çarpıştırıyoruz, uçakları bile düşürüyoruz ama bir Vecihi çıkaramıyoruz. Zenginlikleri, konakları, yatları en ince detayıyla gösterebiliyoruz belki ama pek zengin Saim Bey'i eritip bitiren bir Yaşar Usta yazamıyoruz. Sadık Şendil senaryolarını günümüzde de kahkahalar atarak izliyor olmamız, bunun göstergesi belki de. 


                                  Efsane senarist Sadık Şendil- Tolga Üyken

Muhammed Ali

*- Facing adlı belgeselde, Ali'nin rakipleri ondan derin bir hürmet ve hayranlıkla söz ederler. Gelgelelim bizim ülkemizde kimi dinciler "Yüze vurmak haramdır, o yüzden boksu tasvip edemeyiz ama Ali'yi iyi bir insandı" gibi cümleler kurdular.

*- Müslümanlar, bilim, sanat, spor gibi alanlarda tüm insanlığa armağan sunmayı başaramadılar. Bugün Ali'nin ardından düşünmemeiz, konuşmamız gereken asıl konu bu bence, müslümanların insanlıkla barışçı bağ kurmadaki vahim kifayetsizliği. 

                                                                      Murat Menteş
                                                                Karakarga Dergisi Sayı:4


* Oğuz Aral, Muhammed Ali'ye hayrandı. TRT' de yayınlanan  maçlarını izlerken ayağa kalkıp yumruklarını sıkardı. Öfkeliydi, yumruk sallamayı severdi, ama incitmezdi kimseyi.
 Kavga eden çocuklarına "Kavga etme, kavga etmek iyi bir şey değildir. Ama yumruk atmayı bil. Kavga etmen gerekiyorsa da kavgadan kaçma. Sevdiklerinin hayatı tehlikedeyse, kavga etmek zorundaysan eğer, et" diye nasihat eder ve şunu derdi:
-Evladım, kadınlara, kendinden küçüklere, seninle boy ölçüşemeyecek insanlara asla el kaldırmamalısın. Kavga ancak, aileni yada kendini korumak zorunda kaldığında, başka çaren yoksa mazur görülebilir."

Yazı - Hasan Ali Yücel

Yazı, bir türlü ölümü ortadan kaldıramayan insanoğlunun ölüme karşı bulabildiği tek çaredir..

Yazı, zekanın fotoğrafıdır.

                                                                        Hasan Ali Yücel

17 Eylül 2018 Pazartesi

Cenaze Şölenlerimiz


Her milletin kendine has cenaze kültürü, ritüeli, örf ve adetleri vardır. Toplumumuzdaki bazı değerlerin dejenere olması, cenaze ritüellerimizin de şekil değiştirmesine yol açtı.

Cenaze evinde bir süre yemek pişmez. Bu nedenle başsağlığı için taziyeye gelenler yanlarında çay, şeker, börek gibi yiyecek bir şeyler getirirler ya da mahalleden komşular, eş, dost ve yakın akrabalar cenaze sahibinin yemek ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu, cenaze sahibine yapılacak en büyük yardımlardan biridir. Her ne kadar acılı insan için,  yemek öncelikli ihtiyaç olarak hissedilmese de  neticede geride kalanlar için hayat devam ediyor.

Ancak, son zamanlarda, cenaze evine yemek getirme adetinin: "Cenaze evine gelmişken, hazırda yemek var karnımızı doyuralım, yumul bakalım!" anlayışına dönmüş olması gerçekten rahatsız edici bir hal almaya başladı.    

Cenaze evi, bir süre sonra, sürekli bir şeyler yenilip içilen, sanki bir ölü evi değil de,  bir şölen ve eğlence yeri havası içerisinde, kurulup kaldırılan masalar, gelip giden tepsiler, dağıtılan yemekler ve pidelerle, cenaze evini bir aş evi haline getirmekte, bir araya toplanma amacından uzaklaşılmaktadır. Uzun zamandan beri görüşmeyenlerin birbirleriyle olan sohbeti, araya karışan kahkahalar, siyaset ve futbol muhabbeti, ilerleyen safhalarda cenaze evini resmen kahvehaneye çevirmekte, ziyaret amacı unutulmaktadır. Genelde kadın erkek ayrı yerlerde oturulan durumlarda, kadınların tarafında neler olduğunu  bilemiyorum ama erkeklerin sohbetinden bir nebze daha ciddiyet ve saygı taşıdığını düşünebiliyorum.

Cenaze evlerine yemek getiren yardımsever Türk toplumundan, cenaze evinden otlanan toplum haline ne ara geldik bilinmez ama
1980' li yıllarda Tunceli yöresindeki  bir cenaze adeti Tuncay Özkan'ın "Ötekiler" adlı kitabında şöyle anlatılıyor; 

"..Köyün en fakiri bizdik. Biri ölecek olsa en çok ben sevinirdim. Hemen kalburu alır, uçarcasına koşa koşa götürür cenazenin üzerine koyardım. Gelenek olduğu üzere bütün köy halkı kalbura para atardı. Para cenazeyi yıkayana, sıcak suyun kaynatıldığı kazanın sahibine, o suyla ölüyü yıkayan ve dualarını okuyan hocaya, ölüyü yıkarken su dökene ve köyün en fakirine, yani bana paylaştırılırdı. Parayı alır almaz kışlık ihtiyaçlarımızı giderirdik. Bu yüzden ölüm haberine çok sevinirdim.Sevinirdim çünkü bu bizim yoksulluğumuz kadar, o insanların ölmesi kadar zorunluydu..."
  
Ölü evine para yardımı yapılan adetlerden, ölünün başında para, miras konuşan toplum haline geldik. 

Bazı köylerimizde hala güzel geleneklerimiz devam ettirilmekte, yardımlaşma yine var. Ancak şehir cenazeleri farklı. "Karıma Mektup" adlı şiirinde "En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda 
ölüm acısı." diyerek ölüm acısının süresini  Nazım Hikmet fazla bile biçmiş. Artık şimdi "bugün cenaze yarın deniz" gibi oldu neredeyse. Ertesi gün herkes işine gücüne bakıyor. 


Caner Yaman "Güzel Kaybettik" isimli kitabında:
"Kalabalık sevmiyorum ben. Cenazeye gitmesen de olmaz. Bir an önce bitsin de kaçayım diye bakıyorum. Yaşarken yanında olamadıklarımızın cenazesini görev bilip akın ediyoruz oraya. Vefa yarışına giriyoruz. Kazanan yok o yarışta. Samimiyetsiz, densiz, yersiz bir kalabalık."


Önünden geçen cemaatin omuzunda taşıdığı bir tabut gördüğünde, tabutun içinde belki bir gün önce yolda görüp, verdiği selamı bile almadığı, belki de sendeleyip yere düştüğünde ya da yaşlılıktan bitap düşüp nefesi daraldığında çaresiz gözlerle etrafa bakınıp "bir yardım eden yok mu?" dercesine yakaran, fakat yanından geçen kalabalıktan kimsenin dönüp bile bakmadığı adamın,  koşarak tabutunu sırtlayıp sevabın bir ucundan yakalamaya çalışması ne kadar sahtekar, ne kadar samimiyetsiz. 

Eeeyy ! insanoğlu.  Almak istediğin o sevabı, adamın cenazesini omuzlayarak değil, düştüğünde elini tutup kaldırarak, verdiği selamı alarak, sağlığında "Ne sıkıntın var ?" diye sorarak kazanabilseydin keşke.. 

Bugün herhangi bir cenaze evine kanlı canlı, ete kemiğe bürünüp gitmiş olan bizler, gün gelecek kara servilerle süslü, insan etiyle beslenen o muhteşem hüzünlü bahçede olacağız belki de.

"Ölüler, yaşayanlardan daha çok çiçek alır. Çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür." der Anne Frank, "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" adlı kitapta. Sevdiklerinize hediye etmek istediğiniz çiçekleri, söylemek istediğiniz güzel sözleri, o hüzünlü bahçeye bırakmamanız ve köylülerimiz sayesinde hala var olan güzel adetlerimizi unutmayarak çocuklarınıza miras bırakmanız dileklerimle,

Ben gidip biraz Ali Ekber Çiçek türküleri dinleyeyim.

"Bu meydanda serilidir postumuz,
Çok şükür Mevla'yı gördük dostumuz,
Bir gün kara toprak örter üstümüz
Çürütür ey benli benli canlar çürütür
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil." 

16 Eylül 2018 Pazar

Sene Yunan Cavuru sene! (Bir Kurtuluş Öyküsü)



Mahallemizin Cevdet Abisi. Babayiğit, kabadayı tuttuğunu koparır, dağ gibi, taş gibi. Trafikte yanından tır veya yüklü hafriyat kamyonu geçerken nasıl hafiften bir sallanır küçük arabalar. Yanınızdan geçerken aynen öyle hafif bir titrersiniz. Ne oluuur ne olmaz der Cevdet abinin biraz uzağından geçersiniz.  Yaz kış kareli ceketi devamlı omuzunda, yumurta topuklar ayakta, elde tesbih, bir omuzu aşağıda. Öğlene doğru kahvenin önünden geçerken "Selamınaleyküm akıdeşle" deyince bütün kahvenin koro halinde "Aleykümselam" demesi artık her gün alıştığımız görüntülerdendir. Eğer kahve eşrafının oyuna yada sohbete dalıp selamını aldığını duymazsa,  kahvenin önünde duran boş tahta sandalyeye sinirden tekmeyi bastığını görmüşlüğüm vardır,  tabii ki ardından koro halinde gür bir şekilde gelen "Aleykümselaaaam" sesini de duymuşluğum.

İşte böyle bir adamdı Cevdet abimiz.

Yazın bunaltıcı sıcaklıklarından kurtulup Eylül ayının ağaçlara, "Artık  yapraklarınızı yavaştan dökmeye başlayabilirsiniz." komutunu verdiği ilk günlerinde, her yıl olduğu gibi beldemizde tatlı bir telaş başlamıştı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da beldemizin kurtuluş günü etkinlikleri çerçevesinde hazırlıklar başlamış, belde meydanı bayraklarla süslenmiş, belediye başkanımızın kurtuluş gününü kutlayan afişleri sokakları süslemeye başlamıştı.

7 Eylül kurtuluş gününden bir kaç gün önce, Beleşçi Nizam, Lambur Lumbur Sülüman, Tembel Hasbi ve ben öğlen namazı sonrası kahvede oturuyoruz. Çaylar söylenmiş, okey masası kurulmuş, yancı İdris ve öbür yancı Muhittin köşe gönderi gibi her zamanki yerlerini almışlar, tam taşları dizmişiz ki belediye hoparlörünün cızırtılı ve bir o kadar da anlaşılmaz sesi duyuldu.
Zabıta Müdürü Adnan'ın sesi: "Sayın Aydıncıklı vatandaşlarımız;    7 Eylül Cumartesi günü saat 10:00' da beldemizin kurtuluş günü kutlamaları her yıl olduğu gibi belde meydanında yapılacaktır. Kutlamalara milli bir hassasiyet ve coşku içinde katılımınızı bekleriz. Bu arada belediye önünde traktör kasasından düşmüş 2 adet yorgan bulunmuştur. sahibi kimse gelsin alsın"
  
Yan masadan Abdi dayı elindeki çayı hüpürdeterek eğildi kulağıma bağıra bağıra: "Ne deyipduru bu apollö  Samet çocum?" "Aydıncık'ın kurtuluşu ya Cumartesi günü dayı, bayrağınızı kapıp gelin diyo" diye cevap verdim. 
Beleşçi Nizam hemen atıldı; "Gidelim mi bilader, bedava şu, bu dağıtıla törende. Atalasa tutarız çiholatadır, lokumdur, şekeedir, ne vasa gari" Eyi eyi gideriz dedi Sülüman, o gün gelsin bahalım. Oyun bütün hızıyla sürerken kahvenin bahçesinden duyulan bir sesle herkesin kulakları bir dikildi.
"Ülen bu soğuk çaya ne getidin bene" arkasından çaycı çırağının başına vurulan çay tepsisi ve tekmelenen sandalyeler. O gün Cevdet Abi'nin soğumuş, hatta biraz ılımış çayı hayatta içmediği, daha önce bu yüzden çok adam dövdüğü, bu  huyunu bilmeyen ve  ustası tarafından da uyarılmayan çırağın belki de bizim kahvedeki son günü olacaktı. Çırak ağlamaya başladı, neyse sonra da olay yatıştırıldı. Sandalyesi tekmelenen bisikletçi Nuri'nin, yerden sandalyeyi kaldırırken hafif sitemkar bir bakış atması Cevdet Abi'yi daha da dellendirdi, bir Osmanlı tokatı da Nuri'nin yüzüne indi. Hemen yeni çay geldi, yerler paspaslandı. Yarım kalan oyunlar, kaldığı yerden devam etti.

Kurtuluş şenliklerinin yapılacağı sabah herkes yavaş yavaş belde meydanında toplanmaya başlamıştı. Belediye hoparlöründen çalınan kahramanlık türküleri, yerini belediye zabıta ekibinden kurulu bandonun yarım yamalak çalabildiği mehter marşı, onuncu yıl marşı ve Eskişehir marşlarına bıraktı. Kalabalık yavaş yavaş çoğalmaya başlamıştı. Çocuklar ellerinde bayrakları sallıyor, birbirlerine ellerindeki borularla tüf tüf atıyorlar, daha küçükler balonla oynuyordu. Meydanın köşesinde üç tekerlekli arabası ile dondurmacı Üsen ve diğer köşede elindeki tahta çubuğa dizdiği pamuk helvalarla Samim, gözlerini çocukların cebindeki harçlıklara dikmişlerdi bile.

Eylül'ün yedisine göre hava da hissedilir sıcak olmasına rağmen  meydan kalabalıklaşmaya başlamıştı bile. Evden sandalyesini koltuğunun altında yanında getirmiş, dibimde oturan Abdi dayı' ya:
-"Dayı, ne güzel hazırlık yapılmış, her sene böyle kalabalık mı olur kurtuluş töreni." diye sordum.
Abdi Dayı: 
-"Bizim belde halkı ıscak mıscak dinlemez, bir düğün, bir şenlik olmaya görsün,  'bizim burlanın ağzıylan 'yete ki oynancak galgıncak de, bedava yicek dağıtılcak de, garısı, gızanı, çoru, çocuğu o saat oraya toplanıgo."  derken yeleğinin cebindeki köstekli saate bakıp: -"nezman başlıcak bu olum." dediği sırada Kaymakamın ve karakol komutanının bulunduğu cip, köşeden görünmüştü. Arkasından da Zabıta Müdürü Adnan'la beraber Belediye Başkanımız, belediye binasından çıkıp yürüye yürüye meydana geldi. Halk coşkuyla alkışa başlamıştı bile. Belediye başkanı Ekrem Koç, koç gibi adamdı. Belde halkı O' nu çok severdi, kaymakam beyi de öyle. Bizim beldenin kurtuluş törenlerinin şenlikli olduğunu duyan Kaymakam bey bu sene şenliklere katılmaya karar vermiş, ilçeden bizim beldeye törenleri izlemeye gelmişti. Kaymakam Beyin katılacağını duyan belediye ve beldemiz muhtarları bir telaşla günlerden beri hazırlık yapmış, güzel bir program hazırlanmıştı duyuşumuza göre.

Tören başladı. Kaymakam ve Belediye Başkanı Kurtuluş Savaşımız hakkında konuşup, kurtuluş savaşında beldemizden çıkan kahramanları anarak, onlara rahmet okudu, coşkulu bir konuşma yaptı. Onlar yerlerine oturduktan sonra sonra küçük bir kız çocuğu şiir okumaya başladı.

Bu arada beldenin berberi Berber Azmi'nin davulculuğunu yaptığı köyün gençlerinden kurulu Mehter takımı, kahramanlık marşları çalmaya başlamıştı bile. Güzel hazırlanmışlar, üzerlerine kıyafet bile uydurmuşlardı. Gerçi klarnetçi Hüsnü, hafta sonları ekstradan katıldığı düğünlerin de etkisiyle arada günün popüler şarkılarından bölümler geçse de, (çünkü bir ara kulağıma sanki "erik dalı gevrektir" melodisi gelir gibi oldu sonradan "hey gidinin efesine" tornistan yaptı gibi geldi bana.) "Ceddin deden neslin baban"dan, "Estergon Kalesi"ne kadar marşları kusursuz çalmaları alkışa değerdi.  

Zurnacı Salim çıktı bu kez sahneye. Davulcu Berber Azmi davulu tokmaklamaya, Salim zurnayı üflemeye girişti. Harmandalının çalmasıyla beraber Efe Derneğinden gelen zeybek ekibi "Hayda bre efeler!" nidasıyla zeybek oynamaya başladılar. Sağdan, soldan heyecanlı gençler de bu oyuna katıldı. Tam zurnacı Salim Kerimoğlu'nu üflemeye başlamıştı ki Deli Rıza çıktı geldi. Her yerin delisi olur da bizim Aydıncık'ın olmaz mı? Zararsızdır Deli Rıza. akşama kadar bir taşın üstüne oturur kendi kendine şarkı söyler mırıldanır. En büyük zevki de düğünde dernekte, zurna çalan gördü mü karşısında limon yalamak. Almış eline yarım limonu Salim'in karşısında başladı limonu kemirmeye, bir yandan da iki parmağının arasında limonu sıkmaya. Salim, deliyi görünce kıpkırmızı oldu tabi. Başına geleceği biliyor. Şişmiş avurtlarıyla beraber, ağzından da tükürükler damlamaya başladı, Zurnanın zırt diyemediği yer burasıydı. Bir iki kesik tiz sesten sonra, Salim zurnayı ağzından çıkardığı gibi yere tükürüp Rıza'nın üstüne hamle yapıp tekmeyi savurunca, Salim'in üstüne bastığı sivri burun yumurta topuk ayakkabısı havada döne döne belediye başkanının önüne düştü. Ortalık gülüşmelerle karışık biraz hareketlendi. Zabıta Müdürü Adnan ayakkabıyı gerisingeri Salim'e fırlattı. Kaçan Rıza'nın arkasından herkes Salim'e gülüyor, Salim de sek sek seyirterek tek ayağında ayakkabıyla:
"Kusura galman başganım, bu deli benim bu huyumu bilipduru, ondan deiyo böle, ilimon yalayıpduru gaşımda, kendi gözlenizlen gödünüz." deyip özür diledi. Yine seke seke yerine geçerken etrafındakilere de: "Üle bizimolan bilipdurum ben bunun böle olcana, hindi çıkageli bu, irezil ede bene dedim. Oldu da. bilipdurum ben buna, bi ölceme bilmiyon. Çarkına okudumun hergelesi ! "diye bağırıyordu.   

Neyse bunun üzerine sunucunun uyarısıyla halk oyunları faslı erken bitti. Sunucu: 
"Şimdi de beldemizin temsili kurtuluşunu canlandırmak  üzere gelen kahraman Türk askerlerimizi alkışlıyoruz." der demez bir alkış koptu. Sunucunun:
"Temsili düşman kuvvetlerini  de alana alalım" anonsu duyulmadı bile.   
Meydanda bir hareketlenme oldu. Karakolda görevli kamuflaj kıyafetli 20 kadar asker, sırtlarında silahları, alkışlar arasında uygun adım meydana giriş yaptılar. Karakol komutanının emriyle yerlerine geçtiler. Meydanın kenarında ise yere çömelmiş 10-15 kadar lacivert kıyafetli, başlarındaki lacivert kepin önünde mavi renkli artı işareti bulunan temsili Yunan askeri rolündeki beldenin gençlerinden oluşan kalabalık göründü. Kürsüdeki sunucu, birazdan  beldenin kurtuluşunun temsili olarak canlandırılacağı gösterinin başlayacağını duyurarak kürsüden indi.

Lambır Lumbur Sülüman, doğuştan çarpık bacakları üstünde zıplaya zıplaya el çırparak:
"Hah! Gurtuluş gününün en sevdiğim yanı başlıcak şinci! Heyt aslanım be! Furuverin bidaa bakem hu cavurlan sırtlana yere. Degidi aslanlaam de! Degidi Memetciklem de!" diye coşmaya başlamıştı bile.

Beleşçi Nizam:

"Ne zaman golonya sıkcak bunla, lokum, şekee atmeycekle mi arbalan üstünden, gızla çiçek dağıtıvemicek mi? ona bekleyipdurun ben" diye mırıldanmaya başladı.

"Hele biyo du bakem Nizam!. Evvela beldeyi bi gurtarıvesin bu askecikle, ondan sona yiyiverisin şekere, datlıya, sıkınısın golonyağıylan, gülsuyuna." diyen oldu, kimdi bilmem.

Derken askerler  komutanın emriyle beraber, marşlar ve alkışlar eşliğinde meydanın sağ köşesine dizildiler. Sol tarafta da lacivert kıyafetli temsili Yunan askerleri.

Yanımdan geçen Yunan askeri kıyafetli genç, son nefesini çektiği sigarayı yere atarken, dirseğiyle dürttüğü yanındakine:
"Ülen nerden olduk düşman askeri akideş, millet bize esastan Yunan askeri gibi bakıpduru! Engastan cavuruz biz yav, gomandoydum hem ben askerde, çok zoruma gidip duru, gomutana gırımadık gari napcen" diye söylene söylene arkadaşlarıyla beraber meydana çıktı.

Sessizlik ve komutanın verdiği emirden sonra askerler, bir iki havaya silah sıktılar, efeler de bunlara eşlik etti. Bir iki sis bombası atıldı.Yavaş yavaş birbirine yaklaşan mavi üniformalı temsili Yunan Askeri ile Mehmetçik iyice yakınlaşınca göğüs göğüse itişme, yalandan bir iki göstermelik süngüleşme hareketi sonrası Yunan askeri kıyafetli genç kendini yere bırakıyor, Mehmetçik de yerde yatan Yunan askerinin sanki boğazına saplarcasına tüfeğini havadan aşağı indirerek onu etkisiz hale getirdiğini göstermeye çalışıyordu. Bazıları da kamayla birbirlerine zarar vermeden küçük bir gösteri yapıyor, sonunda yine alışılageldik üzere Türk askeri, Yunan askerini yere yatırıp üstüne çıkıyordu. 

Bu arada atılan sis bombalarının da etkisiyle ortalığı  hafiften bir duman kaplamış. göz gözü görmez olmuştu. Duman hafif hafif dağılmaya başladığında, bütün Yunan askerleri yerde, kahraman Türk askeri onların üstünde zafer kazanılmış derken,  meydanın diğer tarafında bir Yunan askeri üniformalı gencin hala pes etmediği, askerle kıyasıya mücadele ettiği görülüyordu. Birden herkes oraya bakmaya başladı, önce gösterinin bir parçası gibi sanılırken Yunan askeri bir türlü yıkılmak bilmiyordu, hatta sarsıp durduğu itip kaktığı  bizim asker sorgulayan gözlerle  "Ulan noluyoruz?" edasıyla kaçamak bakışlar atıyordu etrafa. Nedir durum demeye kalmadan Yunan askeri bizim askeri kucakladığı gibi yere serdi. O sırada Kaymakam, Belediye Başkanı ve Karakol komutanı oturduğu yerden ayağa fırladılar. Komutan başka bir askere "Durdurun şu manyağı! diye emir verdi.

Tam bu sırada da, Yunan askeri, bizim askeri kucaklayıp yere atarken, başından beri iyice alnına indirdiği kepi, aniden yere düştü.

Bağırarak ilk tepkiyi veren Abdi Dayı oldu:
"Üleeen! Mıstıfa! Ende askerin başında dikelip duran cavur askeri bizim Cevdet değel mi O! "
"Töbosun O!" dedi, kalabalıktan bir grup. 
"Nedipduru cavur bısatlarının içinde O deyyusun oğlu ?" 
Gılıbık Kel Irmızan'ın gaası Kübra : 
"Amanın gızanlaa!! Bunu da mı etçedi bu herif bize, askerlen cenk edipbakırı. Başlamızın davunu. Hadi hepbir olalım, şırkalım huna, gaymıkamın gözünün önünde. Körolmayasıca!.Allah belacını vemedi bunun biz veriverelim. Hadendi gari !!"

Demesiyle, milli duyguları, mehter marşı, silah sesi, davul zırna ve zeybek oyunları ile ziyadesiyle kabarmış halk, Cevdet'e doğru koşmaya başladı. 

"İlk yumruğu en günahsız olanınız atsın!" demedi tabi kimse.

Cevdet' e güzel bir meydan dayağı başladı. 
"Vurun ülen hunun gula tözüne, yumruğu yapıştırıve gahberife !"
"Suratına tüpürün"
"Hu bıça zipleyivesem mi cavurun gaanına."
"Dumuşali mi O'nun sıtına binen, tingil tepesine çıkmış beze adamın"
"İleşine çıkamazsak böyün bunun, içim ırhat etmicek gari" sesleri,
bağırış çığırışları bir yandan,  belde halkının Cevdet' e karşı yıllardır içinde birikmiş nefreti, kiminde tokat, kiminde yumruk, kiminde tükürük şeklinde açığa çıkıyor, Cevdet'in vücudunda benlik buluyordu.

Bu karmaşaya Kaymakamın Bey'in tok sesi son verdi.
"Tamam kesin artık. Herkes yerine geçsin"
Bu arada 2 askerde komutanın emriyle Cevdet'in koluna girmiş, yerden kaldırıyorlardı.
Kaymakam Bey:
"Getirin O'nu buraya " dedi askerlere.
Cevdet, adım atamıyor, koltuk altlarından tutan askerlere dayanmış öyle ayakta duruyordu.
Gene Hatçe gadın teyze merhamet etti de üslüğünü askere uzattı. "Silsin şu yüzünü, gözünü, ayıp Gaymakam Beyin gaşısına öle çıkılmaz" dedi.  

Kaymakam Bey elleri arkadan bağlı:
"Ne o Cevdet, hakettiğin cezayı devlet vermedi, seni bu seferlik affetti ama görüyorsun halk affetmedi."
"Bundan sonra öyle kabadayılık, asarım keserimcilik yok. Adam gibi çalışıp, kimseye sataşmayacaksın. Anlaştık mı?" dedi.
Cevdet mahçup, başı önde:
"Emi bellerim Gaymakam Beyim. Siz bene böyüklük ettiniz, affedivediniz, ben de bunda sona gari sizin dediniz gibi olcam, hiç kimselere sateşmeycem, çoluçocuğa uymeycem, gızlara gadınlara yan gözlen bakmak desen zaten o işlere bıraktım ben. Verin ellenize öpem. Halkımızdan ve asker gadeşimden özür diliyom. Ben alışmamışım sırtımın yere gelmesine. Bi an unutuvedim bene Yunan cavuru ettiğinize. Depreşivedi ganım, kımşanıvedi içim, üstümde cavur bısatı mı va, ne va bilemedim, askeri alıvedim aşara. Çok utanıpdurum, bida affedin bene" dedi.

"Tamam" dedi Kaymakam Bey.
"Yalnız yarın sabah erkenden karakola gideceksin." Komutana dönerek: "Sen de takip et komutanım bunu" diyerek devam etti. "Karakola 5 ton kömür gelmiş, onu öğlene kadar karakolun kömürlüğüne taşıyacaksın. Oldu mu? Hem madem güçlü kuvvetlisin, bunu devlet, millet için değerlendirelim" dedi.

"Olu olu, olmamı heç, siz bene güç, guvvat deyin, ben ederim ona! Yanaştımam kimseye yanıma, tek başıma daşıyıverim. Allah sizden ırazı olsun Kaymakam Beyim."  dedi Cevdet. 
Bunun arkasından sunucu törenlerin sona erdiğini ilan ederek töreni bitirdi.

İşin aslı sonradan anlaşıldı. 

Törenden sonra kahveye doğru yürürken Belediye Başkanının şoförü İbrahim bulundu geldi.
"Gelin bakem buraya size ne anlatıvecem"
"Üle daha ne va anlatılcak İbram?"
"Du sen du" dedi Sülüman'a. Dinle bak buraya:

"Duyuşuma göre, meğersem Cevdet, geçen hafta  yine bir halt işlemiş. Tek dumamış. Gavede yine tartaklamaya garışmış. 2 kişiyi eyice güze benzetmiş."

"Biliyoz! gaveci çıranlan bisikletçi Nuri'yi dövdü"

"Yav biyo dinleyiverin allallaaa" diyerek devam etti şoför:

"Garagola düşmüş bu, şikayet etmişler. Garagol gomutanı, buna etcek bişey yok, her tokat yiyene mahkemeye gönderisem, bu mahkimilen işi bitmez du ben buna 2 gün kodese atıverem demiş  emme içi de ırhat etmemiş. Bu böle olmucak, Gaymakam beye danışmış. Gaymakam bey de düşünüp daşınmış: gomutan, sen haftaya törende Yunan askeri eksik bi kişi yok demiyomudun? He diyodum  demiş gomtan.E ozman bu hıyara neden cavur askeri edivemiyon sen? deyesiymiş. Gomtan da "Oldu bu iş" demiş. Cevdet aman dı yaman dı demiş emme, kodeste yatmaktansa nolcek canım oluverim cavur askeri, gıyamet gopcak değil ya demiş. Cevdet' de düşman askeri olma gabul edivemiş emme gönülsüz gine de. Zorlan geydirmişle elbisilere bunu garakolda, askerlere "kimseye demen ha" deye de tembih tembih üstüne etmiş. "Tamam demeycez" demişler askerler de gomutan da. Hakketten de  kimsenin habarı olmadı ya. Cevdet'in başındaki kepi düşmeyeydi, bi de yürende coşan goca su köpürmeyeydi biz bile anlameyvecektik." 
Ama gene tek durmadı Cevdet."
"Eee huylu huyundan vazgeçemi gadeşlik"
"Geçmez" 
"Geçmemiş" de zaten.
"Olay böle böle"

 Biz kahvenin yanına yaklaşırken Sülüman kahveciye seslendi, "Gaveciii ! Biz düşmanlara denize dökmekten geliyoz, sen bene bi çay yap, akideşlere de so bi bakalım ne işcekle"

 Bu arada arkamızdan yetişen Beleşçi Nizam:
"Yav bi güçük su dökme gittiydim. Noldu düşmana yendik mi, gülsuyu, lokum, golonyağı dağıtıldı mı? Hani çiçekle balonla. Ne susuyonuz, ne gülüyonuz ülen akideş?"

Arkasından seslendim

"Gül suyu, lokum yok ama Nizam, gel bi sarı gazoz söylüyem sene, benden"


                                         ****************

   
Aydın' ımızın düşman işgalinden kurtuluşu kutlu olsun. Allah bir daha bu topraklara düşman çizmesi bastırtmasın. 




Yazarın Notu: 
Bu öykü: İzzet eniştemin 1984 yılındaki Aydın'ın düşman işgalinden kurtuluşu yıldönümünden önce bize ve akraba çevresine: "Kutlamalara mutlaka gelin bak ha. Gelmezseniz kırılırım. Ben de varım gösteride." demesi üzerine kutlamalara gidilmiş, eniştemi mavi kıyafetli düşman askeri olarak görüp ailecek şoka uğranılmış, bunun şokunu epey üzerimizden atamayışımızdan esinlenerek yazılmıştır. Gerçek kişi, yer ve olaylarla en küçük bir ilgisi yoktur. Varsa bile tesadüftür. Olmasa iyi olur.      
                                                                         Mehmet Tekinbaş 


Bir not daha: Tanzimat Fermanıyla "gavur"a "gavur" demek yasaklandığından ben de "gavur" a "gavur" demedim, benim hemşehrilerimde demez. Biz "gavur" mavur bilmeyiz olsa olsa "cavur" dur o. Türkçe bazen yazıldığı gibi okunmayan bir dildir. 

    


  


14 Eylül 2018 Cuma

Önümüzdeki Hayatlara Bakıcaz.



        Futbol hayattır. Futbol ve futbolun içinde yaşanan  oyun kuralları hayatın yazılı olmayan kanunları misali hayattan kesitler sunuyor önümüze.

         Futbola büyük kulüp altyapısında başlarsanız,  hayata 1-0 önde başlarsınız. Zengin doğmak gibi. Semt takımında keşfedilmeyi bekleyen amatör topçu olarak başlarsanız, “ki buna da fakir doğmak diyoruz.” yolunuz uzun, işiniz baştan imkansız değil ama zor gibidir.

        Bazen yenik başlarsın hayata. Dakika bir gol bir. Hemen toparlanmalısın. Bırakmamalısın ne hayatı ne de oyunu. Olmayacak pozisyonlardan ne goller çıkacağını bilemezsin. Pes etmemelisin.Maçın 90 dakika olduğunu unutmamalısın

        Belki hayata galip başlarsın. Ama bu maçı galip bitireceğin anlamına da gelmez. Hayat galibin rahatlığını affetmez. Farka gitmenin yani durumunu daha da iyileştirmenin yollarını zorlaman gerekir. Hayat gibi futbol da tembelliği affetmez.

        Futbolda hoca önemli. Her şey futbolcuda bitiyor olsa da iyi bir hoca size güzel bir gelecek vaad eder, tecrübelerini size aktarır. Zirveye çıkan yolu gösterir. Hayatta da hocanız, yani aileniz, öğretmeniniz iyi ise iyi bir insan olma yolunda daha şanslısınız demektir. Tabi her şey önce sizin istemenizde. Aynı futboldaki gibi. Hocan ne kadar iyi olursa olsun siz de o yetenek, istek ve azim yoksa sizden futbolcu olmaz, bu hayatın yükünü de kaldırmak zorlaşır.

       Futbolda da, hayatta da golü atmak için  nerede duracağını bilmen yeterli.
Sahip olduğun kaleyi sağlam korumalısın. O “kale” hayatta, senin canın, ailen , işin, sevdiklerindir.

       Maça iyi hazırlanmazsanız, iyi antrenman yapmazsan başarılı bir maç geçirmezsin. Öğrenciler sınava iyi hazırlanmazsa sınavda başarılı olamazlar. Rakibi nasıl maçtan önce tahlil etmek gerekiyorsa, olağan durumlara da hazırlıklı olmayı gerektirir hayat.

       Saha içindeki paslaşmalar hayattaki yardımlaşmaları andırır.Verdiğin güzel bir pas, sana belki de gol vuruşu olarak geri döner, takımın kazanırsa sen de kazanırsın.

         Bencilliğin yeri yoktur futbolda, hayatta olduğu gibi. Hemen dışlanırsın. Her topu ben kullanayım, her golü ben atayım dersen, o topların çoğu boşa gider, kimse de bir daha sana pas vermez. Uygun durumda, yeri geldiğinde topa nasıl vuracağını bilmek gerekir. Belki o şans sana 90 dakika boyunca bir kez gelir ama sen nasıl olsa bir dahakine gol yaparım dersen, belki de o şans sana hiç gelmez ya da oyundan ya da hayattan erken çıkarsın. Hayatta da postacının kapıyı bir kere çalmadığı durumlar vardır.

        Beleşçiliğin de yeri yoktur futbolda. O yüzden icat edilmiştir ofsayt kuralı. “Armut piş, ağzıma düş” zihniyetidir, yattığı yerden para kazanmaktır  gerçek hayattaki karşılığı  bunun.

        Ceza sahasında kendini yere atıp penaltı bekleyen  bakışlarla hakeme bakmanın cezası ise futbolcuya  gösterilen karttır. Bazen hakem inanır bunlara “ki bu rolü çok iyi yapan futbolcular vardır.” Düpedüz sahtekarlıktır bu. Hırsızlıktır. Rakibinden çalmaktır. Bir dahaki pozisyonda gerçekten faule maruz kalsalar dahi hakem vermez penaltıyı. Yalancı çobanın hikayesidir bunun gerçek hayattaki karşılığı. Hayat sahtekarlığı affetmez.
 
        Futbol oynanmadan kazanılmaz. Rakibi küçümsemek yapılan en büyük yanlıştır. Hayat, yaptığın işi ya da çevrendekileri küçümsemeni asla affetmez. Fazla rahatlık iyi değildir futbolda. Bir bakmışsın senin küçümsediğin takıma yenilmişsin, puan durumunda senin üstünde olmuş, Hayatı hafife almaktır bu.

         Futbolda topa sahip olmak, oyunu kurmak önemlidir. Bu, hayatta da  insiyatifi elinde tutmak demektir. Yani kontrol hep sende olmalı, oyununu başkasının yönetmesine izin vermeyeceğin gibi, hayatını da başkasının yönetmesine izin vermemelisin.

         Futbolda gereksiz sertlik yapmanın cezası kırmızı karttır. Hayatta da gerekmedikçe kaba kuvvet kullanmaman gerektiğini bilmelisin. Ancak “kale”ne giden futbolcuyu yere indirmene göz yumulabilir, o da cezası karşılığında. Gerçek hayattaki “kale”nin neyi ifade ettiğini  yukarıda bir yerlerde söylemiştik.

        Hakemin verdiği kararı değiştirmediği bilinciyle verilen kararlara itiraz etmemek de hayatta kaderine razı olmakla örtüşür.

        Hayat  uyarır bazen, sarı kartını gösterir. İkinci sarı kartı  yememeyi düşünmelisin hep, oyun dışı, hayat dışı kalmamak için.

        Tribünlere oynamak diye bir deyim vardır  futbolda. Sahada güzel hareketler yapar, tribünden alkış alır ama ya sonuca gidemez ya da takıma bir faydası olmaz. İş hayatında da vardır tribüne oynayanlar. Patronuna, müdürüne iş yaparmış gibi görünüp bir şey üretmeyenler de hayatın tribünlerine oynar.

         Futbolu sahada yöneten hakemdir. Onun gözünden hiçbir şey kaçmaz. Hayatın da bir hakemi vardır. O’nun da gözünden bir şey kaçmaz. Hakem cezayı peşin keser verdiği ya da vermediği kararlarla. Hayatın hakemi ise cezayı sonraya bırakır. Belki de  hayat oyunundaki rahatlığımız da bundandır.

         Futbolda artık bazı maçlarda “VAR” (Video Yardımcı Hakem) sistemi var. Hakem, karar vermekte zorlandığı pozisyonlarda eliyle ekran işareti yaparak, maçı durdurup pozisyonu tekrar izleyip kararını buna göre verebiliyor. Hayatın “VAR” sistemi yok. Yaptığımız, yapmadığımız iyilikler ve kötülükler hayatın sona ermesinden sonra karşımıza çıkacak. “Hayatım bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçti” deriz ya, “VAR” dır o. Öbür dünyanın “Var” ’ı dır.

         Maç 90 Dakika, hadi bilemedin uzatmalarla 100 dakika. Maça başlarken futbolcular, herhangi bir sakatlık ya da şanssızlık olmazsa sahada kaç dakika kalacaklarını biliyorlar. Hayatta ise doğduğumuz andan itibaren ne kadar kalacağımızı bilmiyoruz. Futbolcu bir maç kaybetse bile “önümüzdeki maçlara bakıcaz artık” deyip yoluna devam ederken, ne yazık ki hayat insana ikinci bir 90 dakika vermiyor.

         Futbol hayatının bitmesi jübiledir. Takım arkadaşlarının omuzlarında terk eder sahayı futbolcular. Bir süre sonra da unutulur. Ne tesadüftür ki hayatı da yakınlarımızın omuzlarında terk ederiz. Bir süre sonra unutulmak üzere.

         Maç doksan dakika, hayat belirsiz. Hayat bir futbol maçı ise hayatın süresini artırmak sizin elinizde. Kendinize iyi bakın, daha çok sahada kalın. Süresi belirsiz bu hayatı dolu dolu yaşayın. Hakemin ikisi kısa, üçüncüsü uzun maçın bitiş düdüğünü duyduğunuzda her şey için artık çok geç olabilir.

         Futbol hayattır.