20 Aralık 2018 Perşembe

Arkadaşım Diyabet

Biz bu arkadaşla 16 yıl önce tanıştık. Daha önce varlığından bile haberim yoktu. 2002 yılının Kurban Bayramına rastlar bana haber salması, gel tanışalım demesi. O zamandan beri de iyi bir dostluğumuz var kendisi ile. Zorunlu olarak hayatıma girdi, galiba çok rahat ettirdim kendilerini, gitmek de bilmedi her nedense. Belki de atalardan, dedelerden kalma bir mirastı bu. Vasiyetti. "Biz bu arkadaşın dedesiyle tanıştık, arkadaş olduk. Sen de torunuyla tanış." ya da bizim atalar bunun dedesi ile kanka olunca, "Oğlum, kızım tanışmasa bile torunum tanışsın." demiş de olabilirler.

Neyse hoş geldi sefa geldi. Halbuki 30 yaşıma kadar tanımazdım ben bu  arkadaşı. Ailede tanıyan bilen de yoktu. Bu arkadaş çok hızlı girdi hayatıma.

Arkadaşım diyabetten yani şeker hastalığımdan bahsediyorum. 

16 yıldır arkadaşım oldu artık. Arkadaşım diyabet. Çok sevdiğim bir arkadaş değil ama beraber yaşamak zorunda olduğum bir arkadaş diyabet. Yerleştiği yerden de kolay kolay kalkmıyor namussuz. Bu arkadaş hayatınıza girmeden önce, sizinle tanışmadan önce mektup yazar size. Tanışmak ister. O mektubu iyi okumak önemli. İyi okumak ve diyabetin geliyor olduğunu anlamak. Eğer bazı tedbirler alınırsa bu arkadaşla tanışmadan hayatımızdan teğet de geçirebilirsiniz. 

Bana  mektubunu göndermeden direk kendisi geldi diyabet. Bir anda. 2002 yılının Şubat ayına rast gelen kurban bayramında, bayram ziyaretine gittiğimiz her evde, tuvalete girmem ve ağzımın kuruması, bunun üzerine neredeyse litre litre su içmem sonra tekrar tuvalet. Bu durumun gece uykudan sık sık uyanıp gecede dört beş defa tuvalete kalkma ile devam etmesi diyabetin çoktan gelmiş olduğunun habercisiydi. Ben farkında değildim ama kilo da vermeye başlamıştım. Emekli hemşire olan kayınvalidemin durumun farkına varıp bayramdan sonra bir tahlil yaptırmamın iyi olacağını söylemesi üzerinde kan tahlili yaptırdım. Tahlil sonucunda kan şekerim listelere hızlı bir giriş yaparak 390 açlık değeri ile bana merhaba dedi. "Yok artık vardır bunda bir hata" diyerek bu kez başka bir hastanede tahlil yaptırdım. Yine 300' lerde bir açlık değeri. Tokluk değeri ise yok. Neden yok? Çünkü benim tokluk şekeri değerim makinenin üst sınırının daha da üstünde çıkmış. Yani 600'ün üzerinde. Biz tabi ki şok. 

İlk bir yıl ilaç kullandım. Baktık ki değerler düşmüyor yirmi gün hastanede yatış macerasıyla birlikte bu kez insüline merhaba dedim. Normal düzeyi 80-110 aralığında olması gereken kan şekeri değerinin bu süreçte 400' lerle zirvesini de gördüm 28' lerle dibini de. Hemşirenin insülin iğnesini elime verdiği ve "Karnını aç bakalım ilk iğneyi kendin yapacaksın." demesiyle insülinli hayata ilk adımı 15 yıl önce atmış oldum. Hastaneden çıktığımda bambaşka bir hayat beni bekliyordu artık. "Diyetler, şeker ölçümleri, şekerim düştü mü? Çıktı mı? Ara öğünümü yemeliyim. Eyvah iğneyi yapmayı unuttum. Gece şekerim düştü." cümlelerini kurmaya başladığım yıllar beni bekliyordu artık.    

Bu arkadaş hayatınıza girdiği vakit çok geçmeden diğer arkadaşlarını da çağırıyor. Tansiyon, tiroid, böbrek rahatsızlıkları hep bu diyabetle arkadaş olduktan sonra giriyor hayatınıza. Gripte siz de daha fazla kalmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi zayıflıyor çünkü. Çok şükür böbrek arkadaşın dışında diğer arkadaşlarını da çağırdı gelirken benim arkadaşım diyabet. Kovuyorum gitmiyor. Diyet yapıyorum gitmiyor. Çünkü bunlar akut hastalıklar. Geçmiş olsun demekle geçmiyor ne yazık ki.

Atalarınız eğer bu arkadaşla bir hikaye yaşamış ise sizin de büyük olasılıkla onunla tanışma ihtimaliniz vardır. Ancak tanışmayı geciktirebilirsiniz. Çocukluğunuzdan itibaren beslenmenize dikkat ederek, pankreasınızı çok yoracak, onun erkenden emekli olmamasını sağlayacak yiyecekler tercih edebilirsiniz. Gereğinden fazla tatlı, dondurma, hazır paketli gıdalar ve fast food tarzı besinleri gereğinden fazla almayarak pankreasınızın ömrünü uzatabilirsiniz.

Neden pankreasımızı yormayalım? Çünkü yiyeceklerimizin içinde bulunan ve hücrenin yakıtı olan şekeri yani karbonhidratı hücrenin içine alınmasını sağlayan reseptörleri çalıştıran şey pankreasın ürettiği insülin. Yani hücrenin kapısının açılmasını sağlayan enzim ya da hormon. Pankreas insülini yeteri kadar üretemeyince hücre kapıyı tam açmıyor. Sadece aralıyor. Böyle olunca da hücre içine giremeyen şeker kanda birikiyor. Biz de şekerim yükseldi diyoruz. İnsülinin fazla üretilmesi ya da dışarıdan fazla insülin alınması sonucunda ise hücre kapıları ardına kadar açılıyor ve hücreye gereğinden fazla şeker girince kandaki şeker normalin altına düşüyor "kan şekerim düştü" diyoruz. 

Yine de halimize çok şükür. Çocukluğundan itibaren diyabet hastası olan çocukları düşününce bizim ki de dert mi diyorum. Çok tiryakisi olmadığım halde benim bile bazen canım çikolata, dondurma, pasta, tatlı çekiyor. Doğru olmadığı halde iğnemi biraz fazla yaparak isteğimi geçirecek kadar tadımlık yiyorum ama bir çocuğun canı çektikçe doyunca dondurma, çikolata yiyemiyor olması çok acı.

İnsülini hayatımıza kazandıran bilim adamları ise sevmediğimiz kafir batının Kanada’da Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yetişmiş Dr. Frederick Banting ve yardımcısı Charles Best. İkisini de saygı ve rahmetle anıyorum. Banting, şeker üzerinde etkin olan hormonun pankreas tarafından üretildiği yargısına varmış ve bu yargısını kanıtlamak için bir deney yapmıştı. Bu deneyde gösterdiği başarı, daha sonra milyonlarca şeker hastası için bir sağlık kaynağı oldu. Bu bilgiler, insülinin bulunma hikayesini ve Elizabeth isimli 14 yaşında şeker hastası bir kızın hayatını anlatan Caroline Cox'un  "Yaşama Savaşı-Genç Bi

r Kız, Diyabet ve İnsülinin Keşfi" adlı kitabı olan insülinin keşfi konusunda okuduğum ilk romandan.

Diyabet iyi bir arkadaş değil. Onunla tanıştıktan sonra yapmanız gereken diyeti çok daha öncesinden yaparsanız, kolalı içecekleri, hazır paket gıdaları, unu, şekeri, tuzu, tatlıyı, fast food gıdaları ne kadar hayatından uzak tutarsanız bu arkadaşta size uğramaz uğrayacaksa da daha geç uğrar.  

Unutmayın üç beyazdan yani un, şeker, tuzdan uzak durursanız otomatikman dördüncü beyazdan da uzak durursunuz. O da sizi bu dünyadan son uğurlayacak olan pamuktur.  

Sağlıklı yaşayın, hayatınıza soktuğunuz arkadaşlarınızı iyi seçin.   
    
  

18 Aralık 2018 Salı

İnsanlar Ölür Hayvanlar Telef Olur

“Büyükbaş hayvan yüklü tır devrildi. 19 büyükbaş hayvan telef oldu.”
“Ahır yangınında 10 hayvan telef oldu.”
“Sel felaketi 3 kişi öldü 15 hayvan telef oldu.”
“Zehirlenen köpeklerden 12 tanesi telef oldu.”

Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük'te "TELEF" kelimesini şöyle tanımlanmış:

1-Hayvanı yok etme, öldürme. 
2-hlk. Boş yere harcama, yıpratma 

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğünde:
1- Aç, susuz, bakımsız; "Beş gündür telef zavallı"
2-Zayi olma, ölme olarak tanımlanmış.

Neden insanlar ölüyorda, hayvanlar telef oluyor? 

Kuruyan çiçeklerimiz  için bile;  "Komşum, diktiğim gül kurudu öldü."  ya da  "Balkonumdaki fesleğen tutmadı, öldü." deriz, "telef oldu gülüm, fesleğenim" demeyiz de "öldü" deriz. 

Peki neden hayvanlar için  "öldü" demiyoruz "telef" oldu diyoruz?  

Hayvanı "mal" olarak gören yasaların ve buna bağlı zihniyetin dile yansımasıdır bu telaffuz edilen.
Zorunlu olarak ticari kaygılarla,   ineğine, mandasına, koyununa -zorunlu olarak-  geçim kapısı, sadece gelir kaynağı olarak, sermaye olarak bakan düşüncenin bütün hayvanlara mal edilmesi, yansıması, hakikaten de "mal" edilerek "mal" olarak görülmesidir.

Adana’nın Seyhan İlçesinde 23 Temmuz’da meydana gelen olayda, 3 arkadaş yanlarına Pitbull cinsi köpeklerini tabi ki ağızlığı olmadan gezdirmeye çıkardılar. Bu arada köpek caddedeki market sahibinin 3 yıldır baktığı “Çıtır” isimli hamile kediyi görünce kovaladı. Çocuklardan biri, korkup minibüsün altına  giren kediyi çıkararak kuyruğundan tutup köpeğin önüne attı. Kediyi havada kapan köpek onu saniyeler içinde parçaladı. Hamile kedi köpek gittikten sonra kalkıp gitmeye ancak olduğu yere düşerek telef oldu. Olay güvenlik kamerası tarafından kaydedildi. Polisler çocukları göz altına aldı. Kediyi tutup köpeğin ağzına atan A.Y.(13 yaşında) basın mensuplarının “Kedi öldü hiç mi üzülmedin?” sorusu üzerine “Ben seni vursam bile üzülmem, kediye mi üzüleceğim.” Yanıtını verdi. 

Ne yazık ki toplumsal bir ahlak çöküntüsü ve ruhsal telef halindeyiz. Toplumun kimyası bozulmuş durumda. Bunda ahlaki nedenlerin rolü olduğu gibi gerçek anlamıyla vücuda alınan kimyasalların piyasada çoğalması, satın alınmasının kolaylaşması ve bu kimyasalların da bu yaşlardaki çocukların kullanımına kadar düşmesi de bir etken. Gerçekten çok acınası bir olay. Bu sadece hayvanın ölümünün üzüntüsü değil toplumun, hepsinden öncesi çocuklarımızın bu kafa yapısı ile yetişiyor olması. Beni asıl üzen bu. Biz bu çocukları okullara neden gönderiyoruz o zaman. Öğretmenler neden var? Aileler neden var?      

"Telef oldu, ziyan oldu gitti." 

Duygusal herhangi bir şey yok bu cümlede. Duygusal bir his yok. Bir eşyanın, bir malın kaybolması var, kullanılmayacak durumda olması var.

Hayvanlarımızın, hem kelime anlamıyla, hem de gerçekten telef olmaması, doğduğunda ve yaşarken bir can taşıdığı bilincinde olduğumuz gibi, ölürken de bir hayatın sona erdiği, bitkilerin bile telef olmayı hak etmediği bu dünyada "ölmek" kelimesini bile onlara çok görmeyeceğimiz yakın gelecekler yaşamayı diliyorum.

İnsanımızın  ahlakı ve duyguları telef oldukça daha çok hayvan ölecek sanırım.

16 Aralık 2018 Pazar

"SELFİE" Kendi kendimize bir fotoğraf çekilelimdir.

"Kardeş bir fotoğrafımızı çeker misin rica etsek? diye bir söz vardı. Ne zamandır duymadığımız. Ön kameralı telefonların üretilmeye başlaması ile herkes kendi kendinin resmini çekmeye başladı.


Daha cep telefonları fotoğraf çekmezken, dijital fotoğraf makinemizle, "Dur bi kendi kendimizi çekelim" deyip kolumuzu ileri uzatarak, makineyi kendimize doğru çevirerek kendimizin fotoğrafını çekerdik. Şansına artık çerçeveye ya girer ya girmezsin. Meğer bu yaptığımızın, kendi kendine fotoğraf çekilmenin adı selfie'ymiş de haberimiz yokmuş. Tabi bunu makaralı filmli fotoğraf makinesiyle yapma lüksümüz yoktu. Ne çıkıp çıkmayacağını bilmeden film boşa harcanır mı? Tabi ki harcanmaz. Beğenmediğimizi silme, ya da ne çektiğimizi görme şansına sahip değildik o zamanlar. 


İnsanların daha çok sosyal medyada vakit geçirmesi fakat aslında gerçek hayatta sosyallikten uzaklaşması bize "selfie" yani zorlama anlamıyla "özçekim" kelimesini kazandırdı.

"Selfie" sosyallikten uzaklaşmaktır. Güvensizliktir belki de. Arkadaş grubunun dışına taşmamaktır. Elindeki telefonu başkasına vermeye güvenmemektir. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, 2 bin, 3 bin hatta 4 bin liralık rakamları gözden çıkararak alınan telefonları, "Kardeş ya, bir resmimizi çeker misin?" diyerek başkasının eline vermeye güvenmeyen sistemin kendi kendine fotoğraf çekilme zorluğunu, bir ayrıcalığa, bir lükse, bir güzelliğe taşımasıdır "Selfie"   

Restoranda zorlana zorlana, kalabalık bir yemek masasındaki grubu arkasına alarak, iki eli havada telefonu tutmuş ve aşağı yukarı hareket ettirmek suretiyle herkesi ekrana sığdırmaya çalışan birine garson, "Ben çekeyim isterseniz" dediğinde "Yaa biz selfie çekiceeez" cümlesinin mantığını açıklamak gerçekten çok zor.