26 Ocak 2019 Cumartesi

Nefret Ederim


Günlük hayatta yaşamaktan nefret ettiğim şeyleri yazdım. Umarım sizin de okurken “ben de valla aynen” ya da “Yok artık ondan da nefret edilir mi?” dedikleriniz olacaktır.

* Kadınlara “şu mu olsun? Yoksa bu mu?” diye sorduğumda "farketmez" cevabını almaktan,

* “Yok” deyince “hiç mi yok” diyenlerden.

* Çay bahçesinde masaya oturur oturmaz tepemde biten garsondan.

* Restoranda ayrıntılı sipariş alır gibi yapıp her şeyi yanlış getiren garsondan.

* "Alır mısınız" diyerek ikramda bulunduğum  kişinin "teşekkür ederim" demesinin, "Evet istiyorum mu?"  "Hayır istemiyorum mu?" demek olduğunu anlamamaktan, 

* Parmak arası terliğin, ısrarla orta parmak ile işaret parmağı arasına girmeye çalışmasından,

* Ben selam vermeden selam vermeyenlerden.

* Giydiğim pantolona en uygun gömleğin, ütüsüz ya da kirli sepetinde olduğunu görmekten,

* Diyabet hastası olduğumu bilmelerine rağmen dostlarımın tatlı ikramı ısrarlarından,

* Günlerce seyredeyim, seyredeyim diye merak ettiğim filmin tırt çıkmasından,

* Evde tezgah bulaşıkla dolu olduğunda, bulaşık makinesinin kapağını açtığımda  makinenin dolu olduğunu görmekten,

* Egzozunu öttüre öttüre yanımdan geçen mobiletten,

* Yanımdan sessizce geçtiğini sonradan fark ettiğim elektrikli motordan,

* Radarı selektörle haber veren şoförlerden,

* Gereksiz yere sis lambası yakanlardan,

* Yaya geçidinde kibarlık yapıp  yol veren, ancak vücut diliyle bariz “Geç hadi geç” diye abartılı el işareti yapan şoförlerden.  

* Araç kornasıyla birbiri ile konuşanlardan.

* İki arabalık yere tek araba park eden şişmiş egolulardan,

* Vites kolundaki tespihten.

* Menüsünde fiyat yazmayan restoranlardan,

* Mağazaya girer girmez peşinde dolaşan mağaza çalışanından.

* İki elimde poşet varken telefon çaldığında, poşetleri yere koyup, çantadan telefonu çıkarıp, arayanın yanlış numarayı aradığını görmekten,

* Dolu çöp poşetini, boş çöp poşetine sığdırmaya çalışmaktan,

* Paralı benzin istasyonu tuvaletlerinden. Aynı tuvaletlerin kapısını iterek değil de tokmağını çevirerek açmak zorunda kalmamdan.

* “Bir” tane simit istediğim fırıncının, her defasında " Bir tane mi?" diye sormasından,

* Apartmanın dış kapısının önünde, sıkışmış bir halde acil tuvalete yetişmem gerektiğinde, çantadan anahtarı arayıp, en sonunda bulduğumda, meğer kapının açık olduğunu görmekten,

* Beni telefonla konuşurken gördüğü halde, aynı zamanda bana bir şeyler anlatmaya çalışanlardan,

* Telefonda “Alo” yerine “nerdesin?” hatta “needisiiin?” diyen amcalardan.

* Yine telefonda kendini tanıtmadan direk konuya girenlerden

* Bilgi formuna doldurmak için telefon numaramı soran kişiye, başta sıfır olmadan numaramı söylediğimde, sanki numaranın başında sıfırdan başka rakam olabiliyormuş gibi baştaki o sıfırı neden söylemedin dercesine bastıra bastıra "sıfır beşyüz otuz ikiii" diye tekrar edilmesinden,  

* "Bir konuda bir şey danışacaktım" deyip benim konuşmama fırsat vermeyenlerden,

* Bana “5 dakika vakit ayırır mısın?” deyip yarım saatte lafı bitmeyenlerden,

* Sözümün kesilmesinden,

* Çayı, kahveyi hüpürdeterek, çorbayı şapırdatarak, çiğdemi çikirdeterek yiyenlerden,

* "Neyse, hayırlısı olsun" diye biten sohbetlerden,

* “Akşam uçakla İstanbul’a gidiyorum” demek yerine “Akşam İstanbul’ a uçuyorum” diyen tiplerden.  

* Ramazan'da önce motosikletle davul çala çala geçen, hasılat düşük olunca da zile basıp kapıyı açtırarak apartman içinde davul çalan davulcudan,

* Cümle içinde; “Tam namazımı kıldım kapı çaldı” ya da “Abdestimi aldım oturuyordum, sen geldin.”  Şeklinde günlük hayat aktivitesi içindeki dini   faaliyetleri bastırarak, gözüme sokarak anlatanlardan.    

* Beş dakika önce gördüğüm, yanımdan geçerken selam verdiğim tiple dönüşte tekrar karşılaşmaktan,

* Memura selam verirse yada selamını alırsa tahtının sarsılacağını düşünen “bazı” çakma ümeralardan. 

* Lacivert takım altına kahverengi ayakkabı giyen erkeklerden,

* Beyaz gömlek altına siyah iç çamaşırı, beyaz etek altına siyah naylon çorap giyen kadınlardan,  

* Fenerbahçe' nin maçından önce Galatasaray'lı biri tarafından telefonla aranmaktan ve  Fenerbahçe maçının olduğu herhangi bir akşam yapılan düğün, sünnet vb. törenlerden,

* Fener maçı seyrederken televizyonla aramdan Galatasaray’lı birinin geçmesinden (Harbi denedim uğursuzluk getiriyor !)

* Öğle tatilinde işle ilgili arayıp öğle tatilimin onbeş dakikasını ziyan edenlerden,

* Markette ödeme sırasında yeni kasa açıldığında, kuyruğun en arkasındaki uyanığın yeni kasanın en önüne seyirtip geçmesinden. 

* Arkadan vuran kalleş ayakkabıdan,

* CHP Kadın Kolu saçı yaptırıp o toplantıdan bu toplantıya sekip akşam olunca memleketi kurtardığını sanan bazı kadınlardan. (Bu bir genelleme değildir !) 

* Gözünün üzerinde bir gölgelik misali yaklaşık 1 santimetre eninde “Brook Shields kaşı olan  kadınlardan.

* Kuaför önünde oturmuş başı alüminyum folyoyla süslenmiş yılbaşı çamı görünümlü kadınlardan.

* Maç seyretmeye yalnızca küfür etmeye programlı şekilde gelmiş, futbol oyun kurallarından bihaber erkeklerden.

* Pazarda bir kilo meyve istediğim satıcının “iki kilo vereyim mi?” demesinden.

* Düğünlerde, az sonra yiyeceğimiz pastayı alkışlamaktan

* Yine düğünlerde, nikah kıyıldıktan üç dört saat sonra gelinle neler yaşayacağını tahmin edebileceğiniz damadın, gelini itina ile alnından öpme samimiyetsizliği göstermesinden.

* İşe giderken her gün geçmek zorunda olduğum, kendimi Afganistan'da hissettiren o  rezil caddeyi (Yağcılar içi) görmekten ve kaldırım işgallerine göz yuman, halkın kaldırımını parayla başka bir halka satan  yerel yöneticilerden,

* DR plakayı anladık da AV plakalı avukatlardan. (Yolda acil avukat lazım olduğunu, hadi olduysa da "Dur AV plaka geçiyor, kesin avukattır. Onu tutalım! " diyeni görmedim daha)

* Bu yazıyı sonuna kadar okumayanlardan, nefret ederim. 

Truva Sonatı'nın Ardından


Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan ile birlikte, dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say'ın davetiyle "Truva Sonatı" konserine  katıldı. Say, konser öncesi yaptığı konuşmada, biletlerin aylar öncesinde tükendiğini söyleyerek hayatının en istisnai gecelerinden birini yaşadığını ifade etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konser bitiminde  ünlü sanatçı Fazıl Say'ı ayakta alkışladı ve bir sürpriz yaparak Say'ı  konser için Külliye'ye davet etti.

Tabi ki sosyal medya ve yazılı basın boş durmadı. Yine bundan birkaç hafta öncesinde de  Cumhurbaşkanına, “Bir Mozart, bir Beethoven dinlesin, belki iyi gelir” tavsiyesinde bulunulmuş, bazıları da “Tabi ya, klasik müzik dinlesin, gerginliğini alır” gibisinden bu öneriye katılmışlar,  Fazıl Say’ın daveti  üzerine konser öncesi ve sonrasında ise gerek Fazıl Say’a gerekse Cumhurbaşkanına sanki o tavsiyede bulunanlar onlar değilmişcesine bu kez de neden böyle bir konsere katıldığına dair eleştiriler, kınamalar, alaya almalar başlamıştı.   

Sosyal medyada takip ettiğim bazı kişilerden de, “Allahım! Gözlerim yaşarıyor. Doğru mu görüyorum? Recep Tayyip Erdoğan Fazıl Say konserinde!” gibi yorumlar öne çıktı. Bunları yazanların hayatlarında kaç tane piyano dinletisine, kaç opera  veya baleye gittiklerini bilmiyorum, herhangi bir müzik aleti çalmayı bilip bilmediklerini de.  Hatta bazıları Fazıl Say ismini belki de ilk defa duydular. Daha önce duyanlardan bazıları  ise belki de piyano çaldığını bile bilmiyorlardı.

Resim, müzik, heykel gibi sanat kolları belli bir kesimin egemenliğinde değil tabi ki. Herkes  opera, bale, piyano, keman sevmek zorunda da değil. Sanatın her türlüsü güzeldir, saygındır,  fakat insanların tercihleri de muhakkak ki kendilerine göredir. Kemanı, piyanoyu, gitarı, çelloyu, klasik müziği sevenlere medeni, aydın, entel denmesi ile  sazı, bağlamayı, kavalı, türküyü sevenlere cahil, varoş,  denilmesinin hiçbir mantıklı açıklaması  yoktur. 
İlkokul 1. sınıftan itibaren çocuklarımız müzik dersi görüyorlar. Sekiz yıl ilköğretimde, eğer seçmeli dersi müzik seçmişlerse dört yıl da orta öğretimde olmak üzere toplamda oniki yıl müzik eğitimi alıyorlar. İstisnalar haricinde flüt dışında müzik aleti çalanı görmedim. Belki biraz mandolin ya da melodika. Nota bilgisi desen zaten yok. Öğrencilerde müzik yeteneği varsa, istekli ise ancak okul dışında kurslara katılarak  bir müzik aleti çalmayı öğrenebiliyorlar. Yetenek yoksa kaç yıl müzik dersi görülse de o müzik kulağı gelişmiyor. Özel okullara gidenler bu konuda biraz daha şanslı. Okul hayatımdan aklımda kalan sınıfça hep bir ağızdan söylediğimiz “Illlgaaaaz Anadolunuuuun sen yüce bir dağısııınnnn” ezgileri. Kimin sesi güzel, kim hangi müzik aletine yatkın bunun tespit edilmesi okullardaki  mevcut  müzik eğitim sitemi ile mümkün değil.  

Dediğim gibi müzik yetenek işi. Çalmak kadar dinlemek de ayrı bir zevk işi.  Yıllarca okullarda flüt sesine alışmış kulak, flütten başka bir çalgı hele piyano, obua, viyolonsel gibi çalgıların sesini duyduğunda, bir de bunları bir arada dinlediğinde bünyeye tabi ki ağır  geliyor. 

MAO döneminde burjuvaziyi temsil ettiği için piyanoların kırıldığı Çin'de, son yıllarda klasik müzik patlaması yaşanıyor. Devlet, geçmişteki açığı kapatmak istercesine klasik müziğe yatırım yapıyor. Çin'de orta sınıf aileler yüksek meblağlar ödeyip, çocuklarının piyano dersi alması için mücadele ediyor. Ülkede yaklaşık 40 milyon çocuk ve genç piyano dersi alıyor. Çin'deki rakam, Türkiye ile kıyaslandığında, ülkemizde 2 milyon piyano öğrenen kişi olması gerekiyor.

Türkiye’de klasik müzik ve klasik enstrüman eğitimi elit sayılıyor. Nasıl sayılmasın ki. Özel müzik kursu ücretleri, müzik aleti fiyatları da  bunda en önemli etken. Eğitim sistemimizin birinci önceliği olmadığını bildiğim ancak zaman içinde gerçekleşmesini temenni ettiğim, belli başlı okullardan başlamak üzere klasik müzik aletleri, keman ve  akustik piyanolar özel sektörün de içinde bulunacağı projelerle okullarımıza kazandırılmalı. Bu eğitimi vermeye hazır sayıları binlerle ifade edilen atanamamış müzik öğretmenlerimiz var.  

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Opera, Balo, Orkestra, Koro ve Topluluklarına ait 2015 veri sonuçlarına göre, opera ve bale salonu sayısı önceki yıllara oranla yüzde 26,7 azalarak 11’e düşmüş. Opera ve bale salonu koltuk sayısı ise yüzde 37,8 azalarak 6 bin 398'e gerilemiş. Seyirci sayısı ise bir önceki  sezona göre yüzde 15,8 azalmış. Bu azalmada  hükümetin  kültür ve sanata ayırdığı bütçeyi kısıtlamasının da büyük payı var. Geçtiğimiz günlerde, Hükümetin Devlet Opera ve Balesi’ne ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı nedeniyle tasarruf tedbirleri kararı aldığı ortaya çıkmıştı. Bu tedbirlere göre Devlet Opera ve Balesinin sahneye yeni eser konulmaması ve turneye çıkılmaması kararı aldığı biliniyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘hangi sebeple olursa olsun’ bir piyano dinletisine katılması, ülkenin yoğun gündemi arasında ‘Bulunduğu makam münasebetiyle her ne kadar  tam anlamıyla bir özel hayat faaliyeti sayılmasa da’  kendisi açısından  sıra dışı bir faaliyet olmuştur. Vücut dilinden anladığım kadarıyla konserden memnun ayrılmış görünüyor. Gerçekten bu tür dinletileri sevip sevmemesi müzik zevkiyle alakalı bir durumdur. Zulüm mü yaşadı yoksa keyif mi bilemeyiz. Bu yalnızca kendi iç dünyasını ilgilendirir. Dinlemiştir, bitmiştir. Gündemde yerini aldıktan birkaç hafta sonra da unutulup gidecektir. 

Bu konserden asıl kazanım, Cumhurbaşkanının Fazıl Say’ı dinlemesi ile verdiği mesaj değil,  eğitim sistemimizin mevcut ihtiyaçları düşünüldüğünde muhakkak ki birinci önceliğimiz olmamakla birlikte, devletçe okullardaki müzik eğitiminin yeniden yapılandırılarak, zorunlu olarak değil, müziğe ilgisi olan çocuklarımıza  hem Türk müziğini, sazıyla bağlamasıyla,  hem batı müziğini piyanosuyla, gitarıyla çalmalarını öğrenmelerine yardımcı olmak, hem de içlerinden yeni Fazıl Say’ların Suna Kan’ların, İdil Biret’lerin, Leyla Gencer’lerin, Semiha Berksoy’ların  yetişmesine öncülük etmek olacaktır. 

Külliye yapılırken bir opera salonunun da tasarlanmış olması, devletin başının bu konuda çok da kapalı olmadığını, siyasi duruşu dahilinde şimdi olmasa bile ileriki zamanlarda bizi müzik ve sanat açısından güzel günlerin beklediği konusunda umutlandırıyor.

Milletçe, yerli yersiz, olumlu olumsuz her şeyi  eleştirmek ve bunu sınırsız bir hak olarak görme hastalığımız, belki de çocuklarımıza verilecek müzik ve sanat eğitimleri ile bir sonraki kuşaklara aktarılmadan son bulur.