28 Şubat 2019 Perşembe

Aydın'da Yaşamak


Aydın’da yaşamak,

Milli mücadelenin bizzat içinde olan halkı gibi,  İstiklal, Cumhuriyet, Zafer, Kurtuluş  gibi milli mücadeleye atıfta bulunan isimleri olan  mahallelere sahip olmaktır. 

Aynı zamanda,  Dalama, eski adlarıyla Aşağı Domalan   ve Yukarı Domalan, Damarası gibi kelime oyunlarına elverişli mahallelerine de sahip olmaktır. 

Grinin olmasa bile yeşilin her tonunu görebileceğiniz envai çeşit otun olduğu haftanın hemen hemen her günü kurulan pazar yerlerinden alışveriş yapabilmektir.

Günde dört mevsimi yaşamaktır. Öyle ki  sabahın kuru ayazında kabanla evden çıkar, öğleden sonra kendinizi piknik programı yaparken bulabilirsiniz. Dönüşte  ıslanmadan eve dönebileceğinizin de garantisi yoktur.

Cadde kenarlarında bolca bulunan turunç ağaçlarındaki turunçları, şehre ilk gelenlerin  portakal sanarak toplayıp yerken, ekşimiş yüzlerine bakıp  gülmektir.

Evliya Çelebinin tanımıyla  dağlarından bal (incir),  ovalarından yağ (zeytin) akarken,  son zamanlarda  ovalarında jeotermal dumanı tütmesiyle birlikte dağlarından da artık eski kalitesinde bal akamamasını çaresizce seyretmektir.

Sabah odanızın penceresini açıp kuş sesleriyle, mis gibi havasıyla uyanmaktır,  demek isterdim ama ne yazık ki güne jeotermal santrallerden gelen çürük yumurta kokusunu duyarak başlamaktır.

Tarımsal, sanayi ve teknolojik  ihracatını bilmem ama bütün Türkiye’ye  Karacasulu, Yenipazarlı ve Bozdoğanlı pide ustaları ihraç etmektir.

Neredeyse her gün bir köşe başında lokma hayrı yapıldığından, açlığını gidermek için başka bir şeye ihtiyaç duymamaktır. 
Sağcısının ayrı, solcusunun  ayrı sahiplendiği Adnan Menderes’e yaşarken sahip çıkmamak, idamına sessiz kalmak, ölümünden sonra  sevgi gösterisi olarak markete, bakkala, kasaba resmini asmaktır. 

Yıllarca sağ partilerin kalesi iken nasıl sol parti kalesi olunduğunu anlayamamaktır.

Son yıllarda yeni yerleşim yerleri ve  mahalleler oluşmasına  rağmen şehrin “Mecburiyet Bulvarı” Adnan Menderes Bulvarında adım başı açılan  çiğ köfteci, tavuk dönerci kokusuyla çakma parfümcü kokusunun birbirine karışmasına şahit olmaktır.

Ege şivesi ile konuşan  biriyle asla kavga edememektir. Hadi ettiniz diyelim.  Ege şivesiyle yapılan küfürleri duyunca dayanamayıp  gülmek, ardından   ”Ne gülüyon len” diye suratınız ortasına yumruğu yemektir. 

Okulların kapanması ile birlikte yazlıklara ve deniz kenarına akın eden halkı nedeniyle hafta sonu dışarı çıktığınızda izine çıkmış asker ve polislerle kendini kışlada dolaşıyor sanmaktır.

Bir yandan İzmir’in, diğer yandan Denizli’nin sıkıştırmasıyla, yıldız futbolcular arasında  kendini göstermesi imkansız  yerli futbolcu gibi, ne yaparsa yapsın, kendini ne kadar geliştirirse geliştirsin yine de bir İzmir, bir Denizli olamamanın,  acısını çekmektir. 

Nisan başından Kasım sonuna kadar yaz mevsimi yaşamaktır.
Doğuda kar tatili yapılırken, Yazın 45 derecenin üzerine çıkan  yüksek sıcaklar nedeniyle “Sıcak tatili”  yapmaktır.

“Bıyıksız Efe olu mu len !” diyerek Yörük Ali Efe heykeline sonradan bıyık taktıran halkının, seçtiği kadın belediye başkanına “Topuklu Efe” demesine anlam verememektir.
  
En yakın havaalanının 1 saat uzaklıkta olmasına rağmen,  hayatında hiç uçağa binmemiş, uçakla işi olmayan  vatandaşların bile  “Aydın’ a havaaalanı da havaalanı” diye tutturduğuna şahit olmaktır.
Nasıl olduysa hala kendilerine “Plaka 09 buçuk Nazilli” dememelerine şaşırmak, İl merkezine yalnızca 45 km mesafede yaşayan Nazillililerin her fırsatta İl olmaya çalışma sevdalarını takdir etmektir.  

Herhangi bir köyünde,  yerel şiveyi geçtim köylülerin hızlı konuşmasını bile zor anlamaktır.

Televizyondaki Ege dizilerinde oyuncuların ege şivesini yapamayışlarına gülmektir.

Şehir merkezindeki trafik karmaşasına üzülmek, zaten rezalet durumdaki şehir içi yollardaki “hız tümseği” adı verilen, ancak tümsek tanımını  aşan  “küçük tepecikleri”  yaratan belediye başkanını oto sanayi esnafının ne kadar sevdiğini görmektir.

“Ne ara şehir olduk biz” derken, evlenmek için yaşı büyütülmüş genç kızlar gibi  bir anda büyütülerek “Büyükşehir” olunmasına şaşırmaktır. 

Trafiği rahatlatmak için yapılan battı çıktının tren yoluna paralel olmasına ve trafiği daha da karıştırmasına boşuna kafa yormamaktır.

Trafik kurallarına sürücüsüyle, yayasıyla uymamak, şehir içinde trafik ışıklarına riayet etmemektir. Yayalar için konulan trafik ışıklarının boşuna konduğunu düşünmektir. 

Aldığı aşırı göç nedeniyle sokağa çıktığınızda her milletten, her memleketten, her kökenden  insanı görebilmektir.

Buraya tayini çıkan memura, “Aydın’ı nasıl buldun” diye sorunca “Böyle şehirde yaşanır mı? Hiç sosyal faaliyet yok, gezilecek yeri yok aman desem!” diye sitemkar cevaplar duyup,  aynı kişilerin emekli olunca ev alarak Aydın’a yerleştiğini gördükten sonra  yine kendisinden Aydın hakkında yaptığı övgüleri dinlemektir.

İstanbul’da Gezi Parkında kesilen ağaçlar için ayaklanan  vatandaşlarının,  fastfoodçu açmak için  şehrin yemyeşil güzelim meydanındaki ağaçların kesilmesine sessiz kalmasına şaşırmak, şehrin içinde nefes alınan yeşillikler içinde, her çeşit ağacın bulunduğu sulu parkın beton parka dönüşmesini çaresizce izlemektir.

İşlerini büyütüp yatırım yapmayan, ama parayı bulunca yazlık alan, arabayı sıfırlayan, ikinci, üçüncü, dördüncü, onuncu evini alan, Aydın’da kazandığı parayı İzmir’de İstanbul’da harcayan  iş adamlarının, kahvede oturan genç işsizler için “Boş boş oturup okey oynuyorlar, çalışsalar ya!” deyişini derin bir offf çekerek dinlemektir.

Hal böyle iken diğer yandan, işsizlikten yakınan ama iş beğenmeyen genç ve dinamik kalabalığın çocuklarının geleceği için endişe duymaktır. 

Modern kafelerinde macchiatonuzu yudumladıktan sonra,  girdiğiniz ara sokakta bardakta kar helvası alabileceğiniz, çay ocaklarında ise  koruk suyunu tadabileceğiniz mekanları bir arada  bulabilmektir.

Aynı çay ocağının önünden geçerken klasikleşmiş  “Bene bi çay yap” cümlesini mutlaka duymaktır. 

Her şeye rağmen tarihi, turizmi, iklimi, doğal güzellikleri ve adı gibi aydın insanların çoğunlukta olduğu bir şehirde yaşadığınız için başkalarınca içten içe kıskanılmaktır.
  
Yaşarken “Şurdan bir kurtulsam” demek,  ayrı kalınca deli gibi özlemektir.

Tarihçi Heredot’un Aydın için tanımladığı gibi,  “En güzel gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünde” yaşamaktır.



3 Şubat 2019 Pazar

Hepimiz Gerçekten Aynı Gemide miyiz?


1997 yılı yapımı “Titanik” isimli filmi hatırlarsınız. Filmde 1912 yılında çıktığı ilk seferinde bir buzdağına çarparak batan Titanik adlı gemide geçen bir aşk hikayesi anlatılıyordu. Gemiye, üçüncü sınıf biletle tesadüf eseri  binmiş fakir oğlan Jack  (Leonardo Di Caprio) ile birinci sınıf yolcu olan soylu bir ailenin zengin kızı Rose’un (Kate Winslet) tanışmaları, geminin batmasına kadar giden süreçte yaşadıkları güzel anlar  geminin  batmaya başlaması ile birlikte dramatik bir şekle bürünmüştü. Normalde bir araya gelmesi pek mümkün görülmeyen aristokrat bir aile kızı ile alt tabakadan  bir erkek, ölüm kalım mücadelesini birlikte vermişlerdi.
Jack ve Rose aynı gemideydiler, aynı yerden yola çıkmışlardı ve aynı yere  gidiyorlardı  ancak aynı şartlarda yolculuk etmiyorlardı.  Rose, gemide bol yıldızı bir otel lüksüne sahipken, Jack geminin en alt katında sefil bir yolculuk yapıyordu.

Neyse biz gelelim bizim gemiye.

Geçtiğimiz aylarda, ekonomide kötü gelen verilere döviz kurlarındaki hızlı artış da eklenince, özel sektör ciddi bir borç kriziyle karşı karşıya kalmış, büyük sermaye grupları bankalara olan kredi borçlarını yapılandırma yolunu seçerken, iflasın eşiğine gelen pek çok şirket konkordato başvurusunda bulunmaya başlamıştı. Ekonomideki bu duruma ilişkin değerlendirmelerde bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek, “Bu gemi yürüdüğünde hep birlikte kazandığımız gibi, delinip su aldığında da hepimiz aynı akıbete düçar olacağız” açıklaması yapmış bunun üzerine sosyal medyada  "#AynıGemideDeğiliz" etiketiyle kampanya başlatılmıştı.

Kampanyaya katılan yurttaşlar, "Bu krizin yükünü, krizi kim yaratmışsa o ödemelidir" dedi ve fedakarlığı halktan isteyerek ekonomideki kötü gidişatın faturasını yoksullara kesmek isteyen iktidara tepki gösterdi. Ankara’daki Türkiye Eczacılık Kongresi’nde konuşan CHP lideri Kılıçdaroğlu ise; “Ekonomik krize karşı milli bir duruş sergilenecekse herkes gelirine göre bedel ödemelidir. Çok kazanan çok, az kazan az bedel ödeyecek. Ancak bu şekilde gerçek anlamda bir milli duruş sergilenebilir” dedi.
İki liderin de haklı olduğu taraflar yok değil. Herkes “Türkiye” adlı gemide fakat  bu gemide Titanik örneğinde olduğu gibi eşit şartlarda yolculuk edilmiyor. Çünkü ciddi anlamda bir gelir adaletsizliği söz konusu ve Türkiye'de en zengin yüzde 1 ile en yoksul yüzde 50 arasındaki gelir payı makası özellikle 2007 yılından sonra gitgide açılıyor.

Türkiye gelir adaletsizliği bakımından Avrupa'nın en kötü ülkesi.Her 100 Kişiden 15'i yoksulluk sınırı altında yaşıyor, halkın yüzde 49,7'si ise ciddi ekonomik sıkıntıyla karşı karşıya.
Dünya iktisat çevrelerinde "21. Yüzyılda Kapital" başlıklı kitabıyla ses getiren Fransız iktisatçı Thomas Piketty ve arkadaşlarının hazırladığı veri bankasına göre Türkiye'de özellikle son üç yılda gelir adaletsizliği giderek artıyor. 

Gelir dağılımını incelemek için geliştirilen çeşitli yaklaşımlar var. Bu yaklaşımlardan biri, toplumdaki en yüksek gelire ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların  karşılaştırmasıdır.  “TÜİK 2015 yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” sonuçlarına dayanılarak yapılan hesaplamalara göre, Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimin gelirden aldığı payın, en yoksul yüzde 20’nin aldığı paydan 7,6 kat daha fazla olduğu belirtiliyor. Yani en yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 46  iken, en yoksul kesimin toplam gelirden aldığı pay sadece yüzde 6,1. Bu durum açıkça, toplumu oluşturan fertler arasında derin bir uçurum olduğunu göstermektedir. Yine Türkiye İstatistik Kurumu, “2017 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” sonuçlarına göre Türkiye’de en yüksek ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri 30.895 TL ile İstanbul birinci olurken, 9 bin 872 lirayla Mardin, Batman, Şırnak, Siirt en düşük il olmuştu. Gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu il İstanbul olurken, en düşük olduğu iller ise Erzurum, Erzincan ve Bayburt oldu.

Bununla birlikte, OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sırada yer alan Türkiye maalesef küresel ekonomik krizden ciddi şekilde etkilenmiş olan İtalya, İspanya, Yunanistan ve Portekiz gibi Avrupa ülkelerinden daha yüksek bir gelir dağılımı eşitsizliğine sahip.

Bir vergi uzmanı değilim ancak vergi yükünün ücretlinin  sırtında olduğu, lüks harcamaların vergisinin düşük, zorunlu harcamaların vergisinin yüksek olduğu mevcut ekonomik sistemde gelir makasının açılmaması ihtimali yok.

“Geminin su almasına, buz dağına çarpmasına sebep ben değilim, bunun suçlusu gemiyi idare eden kaptandır” “Kim batırdıysa o çıkarsın arkadaş” diyerek sorumluluktan kaçmanın ne yazık ki kimseye bir faydası bulunmamaktadır. Aynı gemide olmanın,  yolcular arasında ve geminin kendisiyle bir kader ortaklığı  durumu yarattığını unutmamak gerek. Bir de aynı gemide olmaktan öte asıl kader birliği ve eşitlik  ise işler kötü gidip, gemi su almaya  başlayınca herkese yetecek kadar filika ve can yeleği olup olmamasıdır. Bunun da önlemini alacak olan kaptandır, idarecilerdir.

Titanik filminin sonunu hatırlamayanlara tekrar hatırlatmak isterim. Gemi su almaya başlayınca, herkes aynı gemide olmasına rağmen zenginler önce filikalara bindirilmiş, kazan dairesinde, geminin alt katlarında yolculuk edenler ise ilk boğulanlar olmuştu. Alt tabakadan, yani vergi yükü sırtında olan ve düşük gelirli fakir oğlan Jack ise, asil, soylu,  hane halkı geliri yüksek tabaka üyesi Rose’u kendi canını feda ederek ölümden kurtarmıştı.    

Siz yazının son cümlelerini okurken ben en iyisi  Yip Harburg’un “We’re in the Same Boat” (Aynı Gemideyiz) adlı şarkısını dinleyeyim: 

“Hepimiz aynı gemideyiz, kardeşim,
Hepimiz aynı gemideyiz kardeşim,
Ve eğer bir tarafından sallarsan,
Diğer tarafın temellerini yıkarsın
Bu aynı gemi, kardeşim.”