5 Aralık 2020 Cumartesi

Nefesi Nefesime Değsin ve Adı "Aşk" Olsun

 Daha yeni yatmıştım ki usulca yanıma sokuldu. Gözlerini kırpmadan gözlerimin içine baktı. Bakışları, yatağa neden geç geldiğimi sorar gibiydi. Ama her zaman onun istediği saatte yatamazdım ya. 
Yatakta yüzümün ona dönük olmasını isterdi hep ve kolumu başının altına doğru uzatmamı. Kafasını koluma koyup bir kolunu üzerime atmaya bayılırdı. Bazen de ayağını. Çoğu zaman da her ikisini. Benim başka bir şeyle ilgilenmemi istemezdi. Elimde ne bir kitap olsundu ne de telefon. Sadece gözlerim onun gözlerinde olsun isterdi. Ama bu her zaman olabilecek bir durum değildi. Bazı anlarda sıkılıp elime telefonu ya da kitabımı aldığımda çok kızar, kızgınlığını göstermek için sesini hiç çıkarmadan  kafasıyla kitaba küçük küçük vuruşlar yaparak kendisiyle ilgilenmemi isterdi. Alışmıştım onun bu sessiz tepkilerine. Klasik dişi davranışları işte. Aslında istediği ve ihtiyacı olan şey küçük dokunuşlarımdı. Başına, vücuduna, sırtına yaptığım dokunuşlar onu çok mutlu ederdi. Böyle anlarda mutluluğunu kollarını iki yana çarak ve derinden derinden inleyerek gösterirdi. Benim dokunuşlarıma o da küçük küçük karşılıklar verirdi. Elini, parmakları açık bir şekilde dudaklarıma doğru götürmeyi severdi. Küçücük parmaklarının ucuyla dudağıma dokunur sonra çekerdi. Sırf onun rahatı bozulmasın diye yattığım yerden kıpırdamazdım bile, kasılır kalırdım bir süre sonra. Serin yaz gecelerinde ya da soğuk kış gecelerinde üzerimdeki pikenin ya da battaniyenin bir kısmı vücudumu açıkta bıraksa da yine kıpırdamaz, onun rahatını bozmazdım. Zaman geçtikçe nefeslerimiz birbirine karışır, bir süre sonra da birlikte ahenkle nefes alıp vermeye devam ederek uykuya birlikte dalardık. Dayanamaz, diğer yanıma dönmek istediğimde, sırtımı ona döner dönmez bir hamlede üzerimden atlayarak yine benimle yüz yüze diğer kolumun üzerine başını koyarak uyumaya devam ederdi. 

Böyle anlarda onun vücudunun sıcaklığını duymak, nefes alıp verişlerinde vücudunun alçalıp yükselişlerini hissetmek beni çok mutlu ederdi. Yüz yüze yatmaktan bu kez o sıkılır, bu kez de sırtını bana dönerek yatardı. Sırtını tam göğsümün çukuruna dayar,  kolumun üzerine başını koymaktan vazgeçmezdi. 
Bazı anlar şikayetçi olsam da bu yatış şekli benim de çok hoşuma giderdi. O anlar hiç bitsin istemezdim. Ben de bazen bacağımı onun üzerine atardım, hiç rahatsız olmazdı. Hatta küçük inlemelerle cevap verirdi hoşuna gittiğini bildiren. Galiba ben ona aşıktım.

Sabah kalktığımda yanımda olmazdı tabi. Benden önce kalkardı. Bazı sabahlarda, hatta çoğu sabah kendisi uyandıktan hemen sonra beni uyandırmaya çalışır, bunu da burnunu benim burnuma değdirerek yapmayı severdi. 
Benden önce kalktığında ise hemen balkona koşar, yeni doğan günü gerinerek karşılar, atıştırdığı bir kaç aperitiften sonra sabah uykusunun keyfini yine benimle çıkarırdı. 
Ben uyumaya devam edersem bu kez üzerime çıkar bütün ağırlığını vücudumda hissetmemi sağlardı. Yine de kalkmazsam bu kez yataktan fırlar yatak odası kapısının önünde uzun uzun miyavlamaya başlardı.

Evet, bir kediden bahsediyorum. Hayatımda yaklaşık yedi ya da sekiz yıldır kediler var. İlk yattığımda uykuya dalmaya zorlanan biri olarak en rahat uykularım bir kediye sarılarak yattığım gecelerdeki uykularım oldu. Böyle bir huzur tarif edilemez. Her kediyle de böyle huzurlu uyunmaz tabi ki. Ama benim kedim ve onun insanı olan ben, birbirimizle müthiş huzurluyuz. 

Kedilerinizin nefesi yüzünüzden, Gözleri gözlerinizden, patileri üzerinizden eksik olmasın.
Kendinize ve varsa kedinize iyi bakın.
Kediyle kalın.

30 Kasım 2020 Pazartesi

Hayat, insanın yaşadıkları değildir..

 Yazar Gabriel Garcia Marquez bir yazısında:
"Hayat, insanın yaşadıkları değildir; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır." diyor

11 Kasım 2020 Çarşamba

Yaşasın Balıkçılık!

Sait Faik'in Medarı Maişet Motoru adlı eserinde Ragıp Efendi İstanbul ve balıkçılıkla ilgili çok güzel konuşuyor. Kıymetini bilemediğimiz, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizdeki hazinemiz balıkçılıkla ilgili:

"Demek niyet, dedi, balıkçılık.

-İnşallah! dedi Ragıp Efendi, seneye bu vakitler Boğaz'da yahut adalar'dayız. Torik beklemek için. Bugüne kadar Adalar'da iskele tamirine çalışıyordum. Gırgırlarda çok gezdim. Balıkçılığı adamakıllı kavradım. Torikte iyi para var. Biraz daha ustalıkla çalışılırsa bu torik insanı zengin eder, bilir misin? Bizim Anadolu bakımsızlıktan kırılır. Balık nedir bilmeyen yerler vardır yahu! Ne söylüyorsun? Sanki onyedi, on sekiz milyon insanın balığını şu İstanbul boğazı getirir, millete bırakır, ne yapacağımızı bilemeyiz. Atarız denizlere satamazsak. Köpekler, köpek leşleri gibi yüzer o cevher balık. O mektepli gözlerini pırıl pırıl edecek, o nişanlılara can, evlilere çocuk, hastalara şifa verecek mavi, mor pullu, yılan derili balık! Alır gider İtalyanlar! Basarlar fıçılara, afiyetimize yerler. fosforlanınca saldırırlar etrafa...
İşte niyetim o vergili, kırağılı, tohumu çürüklü topraktan çok denizle uğraşmak. Ne tohumu var ne kırağısı. Ne harman için rüzgar beklemek. Ne döven için öküz kiralamak, ne de tohum için borç para almak. Ne de sınır, 'Benim malım' demek kaygısı... 
Deniz Allah'la devletindir. Devlete verirsin vereceğini, bugün dersin Kınalı açığı, yarın Hayırsız, ertesi gün Bozcaada. Daha ertesi gün de İmralı...
Bütün Marmara gözün alabildiğine cebindeki tezkereyle beraber senindir. Hatta tezkeresiz bile...Devlet balıkhaneye gelir alır alacağını. aldığı da nedir ki? Sen korsun cüzdanına papelleri. İtalyan bandıralı gemiler ağızlarına kadar yüklü giderler. Sen geçersin karafakinin başına. Hanende Sünbül'ün sesinde Erzurum havaları dinlersin. Katina yanı başındadır. Yaşasın balıkçılık! Balıkçılar arkadaş! Katina da sağolsun!
Hülasa deniz, müthiş bir şeydir. Tevekkeli deniz gibi hür demezler. Ama insanı yerden yere vurduğu da olur ha! Şakaya gelmez o..."


28 Ağustos 2020 Cuma

Seksenli Yıllarda Televizyon

Seksenli yılların başı, yani benim çocukluğum zamanları, siyah-beyaz televizyonun açılmasını dört gözle beklediğimiz zamanlar. Televizyonun açılması derken yeni nesil bunu anlamayabilir, televizyonun düğmesinin çevrilmesinden bahsetmiyorum. Televizyonda programların başlaması benim kastettiğim. şaşırtıcı değil mi? Şimdi günde 24 saat yayın yapan tv'lerin yerine o zamanlarda belli sat aralıklarında yayın yapan tek kanallı bir televizyon vardı. Başka bir kanalın olabileceği düşüncesi bile yoktu, o yüzden de televizyonun köşesinde sadece TRT yazardı.

Hafta içi genelde akşam 7 idi televizyonun açılma saati. Hafta sonu ise  cumartesi 5, pazar sabah 10. Hafta içi program başlayınca ilk çizgi film ya da çocuklara yönelik eğitim programları olur. O yıllardan aklımda kalan çizgi filmler Vikingler, Şeker Kız Candy, Heidi. Daha sonra akşam haberleri. Biz o zamanın çocukları, -ya da belki de ben bilmiyorum başka çocuklar da öyle miydi- tv'de hiçbir programı ayırt etmediğimiz için haberler dahil her şeyi seyrederdik. İster istemez ülkemiz ve dünya gündeminden de haberdar olurduk. Haber sonrası yerli ya da yabancı bir mini dizi, tiyatro oyunu ya da 
yabancı sinema, sonrasında ise haftanın değişik günlerinde mutlaka her kesime hitap eden sanat müziği, halk müziği, dünya müzikleri, caz müziği gibi her tür müzik yayını yapılırdı. Yabancı müziğin adı TRT yayınında "Dış Kaynaklı Müzik" idi Sonrasında ise gece haberleri ve kapanış. Kapanışa kadar seyrederdik. Televizyon istiklal marşı ile açılır istiklal marşı ile kapanırdı. Askerlerin Anıtkabir'de yaptıkları bayrak töreni bile her gün aynı görüntüyü görmemize karşın kaçırmadan izlenirdi. Sonrasında ise evin babası televizyonu kapatır, annesi de üzerine dantel örtüsünü örterdi evin en kutsal eşyası üzerine. Perşembe haber öncesinin yıllarca tek değişmezi "İnanç Dünyası" programı oldu. Pazar sabahlarının değişmezi ise Pazar Sineması idi. Genelde kovboy filmi yayınlanırdı. Pazar sabah kahvaltısı kovboy filmi eşliğinde seyredilirdi. Cumartesi günleri ise haber öncesinin sevileni "Muppet Show" idi. Büyük küçük hepimiz ona bayılırdık. Bir kukla showdu "Muppet Show" Cumartesi akşamları ise yerli film yani Türk Filmi akşamıydı. Hele o film komedi filmi ise deymeyin keyfimize. Pazarları televizyon sabah onda açılırda geceye kadar yayın devam eder sanılmasın. Pazar sineması yayınlandıktan sonra kapanış olur yayın tekrar akşama doğru 6' da açılırdı. Taş devri'de pazar günleri yayınlanırdı. Bir de Jetgiller vardı çizgifilm. Tatlı Sert, Doktor Kimbıl, Colombo, Mc Millan'ın Karısı, Saint, Dallas o zamanların  sevilen dizileriydi. Geleneklerimiz Göreneklerimiz adlı bri belgesel vardı. Nuray isimli bir kadının sunduğu. Şehir şehir gezerdi O programda çarşamba günlerinin değişmeziydi. Cuma akşamları Star Wars Savaş Yıldızı ismiyle yayınlanırdı. Galaktikalılarla saylonluların savaşını izlerdik. Eğitim, belgesel programları günlere dağılmış şekilde her gün az da olsa vardı. İnsanlar televizyonu yalnızca eğlenmek için değil, öğrenmek için de kullanıyorlardı. Devlet de bunun bilincindeydi.

Güzel günlerdi. Tek kanal da olsa, belirli saatlerde de yayın yapsa her kesimi mutlu etmeye çalışan bir radyo televizyon idaresi vardı. Şimdi yüzlerce kanal arasında dolaşıp seyredecek bir şey bulamadığımız olmuştur. Bu belki elimizdeki imkanlarımızın fazlalığından kaynaklanan bir doyumsuzluk belki de başka iletişim araçlarının olması gibi nedenlerle televizyonun varlığından tat alamıyor olmamızdan kaynaklanan bir durum olabilir. Bolluğun her zaman için zenginlik doygunluk getirmediği televizyonculuk örneğinde açık. Şu anda zengin içeriği olmasına rağmen televizyon kanalları bizi eskisi kadar mutlu etmiyor. Her şeyin az olması makbuldü belki ama elimizdeki bolluğun da değerini bilmek ve onu en güzel şekilde değerlendirmek de gerekmiyor mu? Yetmişlerin, seksenlerin insanları ellerinde bu kadar imkan yokken daha kültürlüydüler, bilgiliydiler. Öğrencileri de öyle. Ama şimdi televizyonlar insanı tembelleştirip uyutmak dışında hiç bir şey yapmıyorlar. 

4 Ağustos 2020 Salı

Çarşıya İnemem

Sait Faik' in "Alemdağ'da Var Bir Yılan" adlı kitabında "Çarşıya
İnemem" adlı bir öyküsü var. Öyküde kendi ağzından orta halli bir memur tasvir ediliyor, ayda aldığı maaş, yapacağı ödemeler, borcunu harcını anlattıktan sonra çarşıya inemem diyor. Sonra da ekliyor "Çarşıya inemememin sebebi parasal durumum değil" 
 Öykünün kahramanının çarşıya inememe sebebi insanlar.
"O fırıncı yok mu o? O, sabahları kırbaç gibi işçi çocuklara pis yağlı böreğini otuz beş kuruşa okutan, olur da fazla veririm korkusundan kimselere para bozmayan fırıncı."
"O, kıyma makinesinden geçen her yarım kilo ete öğürtücü, öldürücü iç yağları karıştıran, o, elli adımdan geldiği kokan, sandalyesinde akşama kadar oturup içyağları, keçileri, mandaları düşünen kasap efendi." 
Bunların suratını görmemek için çarşıya inmediğini söyler öyküde kahramanımız. Sonra da: " Hayır değil, değil, şimdi çarşıya insem bakkala 'Vay Barba Niko!', kasaba 'Vay Usta Haralambo!', fırıncıya 'Ooo Abdülkadir Efendi!' diyeceğime emin olun." diye de ekler.  Öykünün sonunda da der ki: "Bu bir bitiriş şekli değil ama, çarşıya inemem o kadar." 

Cemil Meriç'in bir sözü var. Diyor ki: "Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim."

24 Haziran 2020 Çarşamba

Mutsuzluğunun farkında olmayan insanlar..

Emin Özdemir' in "O İyi Kitaplar Olmasaydı" kitabındaki bir yazıda tanıdım Fernando Pessoa adlı Güney Amerikalı yazarı. Aynı yazı içinden alıntıladığım şu sözü de bence çok anlamlı.

"Mutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor. İnsani hayatları, gerçekten duyarlı olsalar sonsuz acı verecek olaylarla dolu. Ama gerçekte bitkisel hayatta olduklarından, yaşadıkları şeyler ruhlarına değmeden uçup gider."

Hayat insanın yaşadıkları değildir.

"Hayat insanın yaşadıkları değildir; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır." diyor Gabriel Garcia Marquez.

13 Haziran 2020 Cumartesi

Bardaktaki Dişler

Şebnem İşigüzel'in "Resmigeçit" adlı kitabından bir bölümden:

"Bir dönem Atatürk, İnönü ve diğer cumhurbaşkanlarına ev sahipliği yapan Florya Deniz Köşkünün hizmetlisi, pek ziyaretçisi olmayan köşkte yaşıyor. Müze haline getirilen toz içindeki o köşkte hayalet gibi dolaşıyor ve artık hiç gelmeyen ziyaretçilerinin isteselerde içeri giremeyecekleri gün olan salı günlerini cumhurbaşkanlarının yattığı yatakta geçiriyor. Diğer günler müzenin resmi kapanma saati 17:00'den sonra yapıyor bunu. 

Bir keresinde takma dişlerini yatağın başucunda unutmuş. O gün de Bursa'dan Atatürkçü Düşünce Derneği üyesi bir grup kadın ziyaretçi köşke gelmesin mi? Bir bardak su içinde, konuşmak, anlatmak isteyen bir ağız gibi duran dişlere bakıp bayılanlar, huşu içinde kendinden geçenler, atak davranıp bardaktaki suyu içenler...İçinde dişlerinin durduğu bardağı önce grubun bunu yapamayacak kadar pasif görüneni kapmış, onun elinden de 'Ulu Önderim, Ulu önderim diye uluyan, kadın demeye şahit ister bir azman. Bizim hizmeyliyse dişsiz ağzıyla, 'Ulu Önder'in olduğunu nerden çıkarıyorsunuz?' demiş. 'Kendimi tutamadım' diyordu bunu bana anlatırken, 'Dişsiz konuşmak bir azaptı' deyip beni güldürmüştü. "

19 Mayıs 2020 Salı

No Human No Cry

Pandemi nedeniyle pek dışarı çıkmıyorum. Aslında hiç çıkmak istemiyorum ama zorunlu olarak çıkmam gerekiyor. Market alışverişi, para çekmek vs. gibi nedenlerle haftada bir kez en fazla yarım saat dışarıya çıkıyorum. 
Bugün yine o günlerden biriydi ve markete gitmek için dışarı çıktım. Ev hayatına alışınca, evdekilere alışınca dışarıda insan görmek bile değişik geliyor. Hele bir de çoğu insan maskeli olunca daha da ilginç ve garip. Bu arada çoğu insan dedim ama yaşadığımız ilde maske takmak zorunlu olduğu halde tamamı maskeli insanları görmek demediğimi farketmişsinizdir. Aslında garip olan maskeli insan görmek değil maskesiz insan görmekti. İnanın ki neredeyse yarı yarıya maskesiz insanlar ortalıkta dolaşıyor. Tabi bu kendi sorumlulukları ama onlar yüzünden salgının bitmesi ve normalleşmeye geçmemizin de gecikmesi bir olasılık. 

İnsanlar mı çok rahat yoksa ben mi kurallara uygun yaşamayı seviyorum bilmiyorum ama bu aşırı rahatlık hiç de normal değil. Markette, kasadaki görevli devamlı olarak müşterilere maskesiz alışveriş yapmanın yasak olduğunu uyarmasına rağmen "işim çok kısa, hemen alıp çıkıcam" diyenleri mi anlatsam, kasada mesafeye uyalım uyarılarına rağmen dip dibe olanları mı anlatsam yoksa dışarı çıkması yasak olmasına rağmen on yaşlarındaki bir çocuğun markete girmiş olmasını mı anlatsam bilemedim.

Dışarı çıkmıyorum ya inanın ki insanı özlememişim. İnsan görmüyorum rahatım çünkü kuralsızlık görmüyorum. 

Sevmiyorum bu şehrin kuralsız, rahat insanlarını.

İnsan Neden Yazar?

Eduardo Galeano' nun "Biz Hayır Diyoruz" kitabından bir bölüm:

"İnsan bir iletişim ve diğerleriyle buluşma ihtiyacından yazar; kendisine acı vereni açıklamak ve mutluluk vereni paylaşmak için. İnsan kendi yalnızlığına ve başkalarının yalnızlığına karşı yazar. İnsan edebiyatın bilgileri aktardığını varsayar, yazdıklarını okuyan kişinin dilini ve hareketlerini etkilediğini ve birlikte kurtulmak için birbirimizi daha iyi tanımamıza yardım ettiğini varsayar. Ama 'kalanlar' ve 'diğerleri' fazlasıyla müphem terimler ve kriz zamanlarında, tanımlama zamanlarında, muğlaklık yalana çok fazla benzeyebilir. İnsan aslında talihiyle ya da talihsizliğiyle kendisini özdeş hissettiği yeryüzünün kötü beslenenleri, kötü uyuyanları, isyancıları ve hor görülenleri için yazar ve bunların çoğunluğu da okuma bilmez. Bilen azınlık arasında, kaçı kitap için para ayırır? İnsanın 'kitle' denilen bu kullanışlı soyutlama için yazdığını savunarak bu çelişki çözülür mü?" 

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Sözcükleri tozlanmasın diye rafa kaldırma sanatıdır evlilik

Yalçın Tosun "Dokunma Dersleri" adlı kitabında böyle tarif ediyor evliliği:

"Yatağın ucuna oturmuş, yatmadan önce uzun uzun dirseklerini kremliyordu her zamanki gibi. Yüzünde muzafferlere özgü o tuhaf ifade. Görmüyordum yüzünü, ama anlamını seziyordum. Evlilikte olur böyle şeyler. Bir süre sonra sözcüklerin yerini başka şeyler alır. Sözcükleri tozlanmasın diye özenle paketleyerek rafa kaldırma sanatıdır bir anlamda evlilik. Her evlilikte zamanla, detaylarda az çok farklı, ama temelde aynı kurallara bağlı o gizli dil hüküm sürmeye başlar. Çoğu kinle ve yerine getirilememiş isteklerin yanık kokusunun verdiği sancılı sızılarla beslenen; kendine özgü bakış, iç çekiş, saçı arkaya atış, yarım gülüş, kaş kaldırış, göz deviriş, hızla bacak sallayış, uzaklara manidar bakışlarla dalış ve benzeri değişik anlamları bünyesinde özenle barındıran hareketlerin bir toplamıdır bu gizli dil."

14 Mayıs 2020 Perşembe

Toplum İlerledi. Şimdi Kan Yerine Altın, İşkence Yerine Rüşvet Geçerlidir.

Cemil Meriç' in "Bir Facianın Hikayesi" adlı kitabının Şiddet Medeniyeti-Hile Medeniyeti başlıklı bölümünden:

"Sighele (1868-1913) çağımızın dertlerine ışık tutan bir yazar.
En ünlü eserlerinden biri: Örgüt Psikolojisi. Girişi okuyalım:

İranlı Mektupları'nın sevimli kahramanı Rica, Paris' e gelince tımarhaneleri görür, şöyle anlatır izlenimlerini:
'Dışarıdakiler kendini akıllı sansın diye, üç beş mecnunun içine tıkıldığı evler' "

Devamında Cemil Meriç şöyle diyor:

"Yerinde bir hüküm. Aynı şeyi hapishanedekiler için söyleyemez miyiz? Dışarıdakiler kendini namuslu sansın diye üç beş haytanın içine tıkıldığı binalar. 
Hapsedilenler, faili meçhul kalmış suçlarla, dışarıda kalan büyük suçlu ordusunun küçücük bir bölümüdür, talihsizler bölümü.
Polis suçluları bulamıyor; adalet, cezalandıramıyor. Bence bunun sebebi şu olsa gerek: suçun şekli başkalaştı. Bir zamanlar suç kaba kuvvete dayanırken, şimdi, ince ve medeni oldu; gaddarlığın yerini hile aldı, şiddetin yerini dalavere. Modern suçlu, adalelerinden çok beyni ile iş görür, büyük bi avantaj...
Biz hala delileri de şerirleri de peşin hükümlerle ele alıyoruz. Halk delilik deyince , ya hezeyanı anlar ya budalalığı. Mantık kurallarını çiğnemeden ve hiçbir hataya düşmeden akıl yürüten bir insan deli olamaz ona göre.
Suçluları da tanımıyoruz. Avama sorarsanız, suçlu ya hırsızdır, ya katil. Hırsızlık yapan veya adam öldüren deyince de gözünün önüne kılıksız kıyafetsiz, çirkin bir insan gelir.
Toplum ilerledi. Şimdi kan yerine altın, işkence yerine rüşvet geçerlidir."


6 Mayıs 2020 Çarşamba

Basın Bayramı

Rıfat Ilgaz' ın Yazarlar Birliğinin konuğu olarak çağrıldığı Sofya' da davetlilere sorulan sorular arasında şöyle bir soru vardı:

-Sizde de şairlerin bayramı var mı?

Bütün konuk şairler, Hint Şairi de dahil olumlu cevap verdiler der Rıfat Ilgaz, ama O geçiştirmek ister. Başkan özel olarak cevap vermesini isteyince de:

"Bizde şairlerin hiçbir zaman bayramı olmadı. Tam tersine şairlerimiz için yas günleri oldu, hemen her çağda..

Bunu söylemekten çok mu mutluydum? Bir gerçeği belirttiğim için başım göklere mi ermişti? Yalan mı söylemeliydim şiirimizi yüceltmek, şairlerimizi değerlendirmek için! Nasıl tersini söyleyebilirdim, bir şiir kitabımdan ötürü altı aya çarpılmıştım...

Bugün 24 Temmuz...Gazeteciler Bayramı. 

Basın Bayramı öyle mi? İçerdeki yazar çıkacağı günü bilmezken dışarıdaki yazar bugün mü, yarın mı ne zaman içeri gireceğini kestiremezken bayram haaa!

"Sizde basın bayramı var mı?" diye sorarlarsa ne cevap vereceğiz?

Yoksa bu tür sorularla karşılaşmamak için hiç mi yurt dışına çıkmayacağız? 

Bu yazı Rıfat Ilgaz' ın "Nerde Kalmıştık" adlı kitabından "Bayramımız Yok!" başlıklı yazısından alıntılanmıştır.

Anı Yazmak

"Bellek defterin yerini tutar mı hiç?
Bellek yanılabilir diye hiç mi anı yazmayalım.
Unutmalar, yanılmalar olabilir. Elverir ki anının anılığına saygı göstermesini bilelim. Değer verdiğimiz, sığındığımız, avunduğumuz anıları, sıkıştığımız zamani yalancı tanık olarak kullanmayalım, halkın, okurun önünde. anılar bir yazarın, yazdıklarına dayanak olacak en yakın arşividir."

Rıfat Ilgaz' ın "Nerde Kalmıştık" adlı kitabından "Anı Yazmak" adlı yazısından bir bölüm.

Rıfat Ilgaz'dan Yeni Öğretmenlere Mesaj

Rıfat Ilgaz. Hababam Sınıfı deyince onun adı gelir aklımıza hemen. İşte -eski bir öğretmen olan- O Rıfat Ilgaz'ın "Nerde Kalmıştık" adlı, Akbaba, Dolmuş, Markopaşa gibi gazetelerde yayınlanmış olan yazılarından derlenmiş 1984 yılı baskısı kitabını okudum. Kitaptaki yazıların birisi de "926' dan birin'e  adını taşıyor. Yazının tarihi yok. (Muhtemelen 1960'lar olabilir) Ancak o tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığı Parasız yatılı mezunu 926 öğretmen adayının atamasının ve görev yerlerinin belirlenmesi için kura çekiminin yapılacağı haberini vererek öğretmen adaylarına sesleniyor ve şöyle diyor Rıfat Ilgaz:

"Dinle kardeş, bu işe senden tam 35 yıl önce başlamış biri olarak konuşacağım. Yani sizlerden biri... Sen bu 926'dan biri olan genç arkadaşım. Kurasını çekip de gideceğin yerde seni neler bekliyor biliyor musun? Bunları eski bir öğretmen değil de, bu yılların yazarı olarak daha etraflı bilmekteyim.
Önce şunu belirteyim...Halkımız Cumhuriyetten önce de, Cumhuriyetten, hatta demokrasiden sonra da öğretmeni sevmiştir. Öğretmene kıyan, onu tedirgin eden  halk değildir. Öğretmene,Türkiye'nin neresine gidersek gidelim, hep kendini aydın sananlar kıyar, halkımız her yerde kendi işinde gücünde, geçiminde, ekmek parasının peşindedir. Ama kötü politikacılar, din kılığıyla siyaset yapmak isteyenler, bu kendi halinde yaşayan halkı rahat bırakmazlar. Onun sağlam yanını özünü bozmak için ellerinden geleni yaparlar. Gene de bu işi başaramazlar ama, bir süre için kendi çıkarlarına işletirler.

Genç arkadaşım, sen ilk günlerde hep bu aracılarla karşılaşacaksın işte. "Halkla temas" ediyorum sanacaksın ama, parmağının ucuyla bile değinmediğini çok geçmeden anlayacaksın. Halkımız öyle kolay kolay kendini açığa vurmaz  çünkü. 

Nereye verirlerse versinler, Milli Eğitim Bakanlığının politikaya dönük adamlarının denetiminde olan arkadaşım, yalnız ulusuna karşı borçlu olduğunu unutmayacaksın. Onların, boyuna yediğin kurufasulye pilavı başına kakmalarının sebebi hikmeti vardır. seni kendi hizmetlerinde çalıştırmak! Çoğu eyyamcı, kötü politikacıdır, seni denetleyenlerin. İyileri hiç yok mudur? olmaz olur mu? İlk işin bunları bulup çıkarmak olacak!

Sana ısmarlanan kahvenin, çayın altında neler yattığını düşünerek iç! Halkımız öğretmene karşı saygılıdır, unutma, eğer saygısızlık ediyorsa nedenlerini arayıp bulmak zorundasın. Bulacağın nedenler bir çok sosyoloğun, romancının, aydının, gazetecinin, politikacının, yöneticinin, hemen bulamadığı gerçeklerdir.

Öğrencilerini kusurludur diye sevmemezlik yapma! Kusurlu gibi görünen yanları belki en sağlam yanlarıdır. Bir de şuna dikkatini çekmek isterim. Yobazlarla karşılaşacaksın. Onların dilinden anlamaya çalışırsan hemen hepsinin batıya karşı olduğunu göreceksin! Biraz kurcalarsan bu gavur düşmanlığının sömürgeci düşmanlığı olduğunu anlayacak, şaşıracaksın! Kim olursa olsunlar, düpedüz sağcı değillerdir. Toplumcuların karşısında, emperyalizmin işbirlikçi sermayenin, tefecinin yanında hatta içindedirler. Çoğu zaman da bizzat kendileridirler, farkında olmadan!

Memlekette gözü bağlı dolaşma, uyanık ol, akıllı ol, yürekli ol! Bilgili ol demeyeceğim sana, öğretilenlerin bir çoğunun yanlış olduğunu bil yeter!

Bol şanslar dilemeyeceğim. Ha sen gitmişsin, gideceğin yere, ha sınıf arkadaşın. Başarılar dileyeceğim, işte o kadar."

diye bitirmiş yazısını. Belki bilerek tarih yok yazıda. Alın bugünkü gazetelerden birine koyun yayınlayın. Hiç bir değişiklik yok.  Yalnızca yobazlar konusunda iyi niyetli yaklaşmış. Şimdi o yobazların o kadar da iyi niyetlileri kalmadı çevremizde. Her biri yaptığını farkında olmadan değil bizzat bilerek yapıyorlar. 
Öğretmenlerimiz görev yaptığı yer neresi olursa olsun, memleketimizin her köşesinde, hak ettikleri güzel imkanlar bir ölçüde sağlanamamış olsa da mesleklerinin kutsallığının bilincinde davrandıklarını tahmin edebiliyoruz. 

Yüce Atatürk'ün de bundan yaklaşık 100 yıl önce eğitimle ilgili söyledikleri de günümüzde aynı anlamını korumaktadır. 
“Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır."
"Eğitimdir ki bir milleti; ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

Benim de, değerli ve ilkeli öğretmenlerimizden küçük bir ricam var. Müfredata uyun ama asıl müfredatın hayatın kendisi olduğunu da unutmayın. Çocuklarımız şair adı ezberlesinler ama bu şairlerin şiirlerini de okusunlar. Flütle kahramanlık marşları da çalsınlar ama bunun yanında Bach'ın da, Vivaldi'nin de eserleri kulaklarına çalınsın. Dersin birinde açın bir klasik tiyatro eseri seyrettirin onlara. Ödev sorumluluğu hissetmeden Türk ve Dünya Klasiklerini okusunlar. Suç ve Ceza'yı da okusunlar, Araba Sevdasını da. Kitaplarda yazılan tarihi bir masalcı  gibi anlatın onlara, tarih ezberletmeden. Ünlü ressamların adlarını bilsinler, hayat hikayelerinden ziyade tablolarını gösterin. Sanatla tanışsınlar. Her dersiniz, aynı zamanda bir Hayat Bilgisi dersi olsun, hayatı öğretin onlara müfredatı değil.

Görevini isteyerek, severek yapan ve başımızın tacı olan saygıdeğer öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun. Bu arada bir parantez açarak, şu salgın günlerinde daha da minnettar olduğumuz ve diğer öğretmenlerle bir tutulmadan, adeta bir bakıcı gibi görülerek esnek çalışmalarına izin verilmeyen, hakkı ödenmeyecek anaokulu ve kreş öğretmenlerimizin de gününü ayrıca kutluyorum. Minnetle ve saygıyla.

1 Mayıs 2020 Cuma

"Kimlerdensiniz" değil "Kimsiniz"

Feyyaz Tokar'ın Sayın İzleyiciler adlı kitabından "Soyluluk Merakı" adlı yazıdan:

Fransız İhtilalinden sonra soyluluk ünvanlarının kaldırıldığı Fransa'da buna tepki gösteren generallerden bazıları, Napolyon' la birlikte bir çalışma gününde, Napolyon' u köşeye sıkıştırmak isterler. Soyluluğu oldukça eski yıllara dayanan bir general yanındaki generale sorar:
    -Sayın generalim, sizin asaletiniz hangi göbekten başlar?
General cevap verir:
    -Babamın dedesinin babasından...
Onun yanındaki generale döner:
    -Sayın generalim, sizin asaletiniz...derken, Napolyon hedefin kendisi olduğunun farkındadır. Elini masaya vurur ve
    -Beyler, der, "biliyor musunuz, benim asaletim kimden başlar?"
    Bir sessizlik olur, Napolyon devam eder, "Benim asaletim, benden başlar! Benim çocuklarımın benden alacakları asaletle satacakları çalım ise, hiçbir zaman benimkinin haşmetinde olmayacaktır."


26 Nisan 2020 Pazar

Can Sıkıntısı

Çin'de ilk demiryolu yapımının başladığı günlerde, işçiler yaptıkları işin ne olduğunu merak ederek, kendilerini yönetenlere sorarlar: "Ne için uğraşıyoruz. Bunun sonu ne olacak? derler. Anlatılır; bu bir demiryoludur ve zamandan kazanmayı sağlar. "Nasıl? diye sorar işçiler. "Örneğin" derler; "yaya olarak 30 günde gideceğiniz yere demiryolu yapıldıktan sonra en fazla bir günde gideceksiniz." İşçiler hayretle bakarlar ve "Pekiyi" derler, "o geride kalan 29 günde ne yapacağız?"

Malum corona virüsü belası başımıza geldiğinden beri evlerdeyiz. uzunca da bir süre oldu. Peki bu sürede evlerimizde neler yaptık, zamanımızı nasıl değerlendirdik? Sıkıldık mı? Elbette sıkıldık ancak bu sıkıntılı günleri kendi avantajımıza çevirebildik mi yoksa boş boş mu geçirdik. 

Evde kapalı kalmaktan kaynaklanan, bu güzel bahar günlerinde dışarı çıkıp dolaşmak yerine evde durmanın sıkıntısı var muhakkak hepimizde. Bazıları kısıtlı da olsa dışarı çıkabiliyor, zorunlu olarak işine gitmek zorunda olanlar işlerine gidiyor. Bu onlar için kısa süreli bir rahatlama sağlıyor. ancak benim gibi kronik rahatsızlıkları olduğu için bağışıklık sistemleri zayıf olanlar ile atmışbeş yaş üstü vatandaşlarımız uzun zamandır evlerindeler. 

Yaklaşık 40  gündür evdeyim. Memuriyet hayatım boyunca işimden hiç bu kadar süre ayrı kalmadım. Çalışırken izin tabi ki kullandım ama en fazla 12 gün aralıksız. Bu kadar süre hiç olmadı. Tabi bu planlı bir izin olmadığından ve evde kalmak zorunda olduğumuzdan gezme planları da yapamayınca ben uzun zamandır arayıp da bulamadığım fırsatları yakaladım.

Eli kalem, kağıt tutan için o kadar oyalanacak şey varki hayatımızda. Ama elimiz sadece tv kumandası ve cep telefonu tutuyorsa bir süre sonra kısır döngüye girebiliyorsunuz. Twitter'a gir, ardından instagram, o ne yapmış bu ne story atmış, oradan hoop facebook'a. Yalan yanlış elden ele gezen bilgiler. Bir kaç haber sitesi. Hadii bir bakmışsın kafa olmuş çorba. Dur telefondan onu arayayım, bunu arayayım o da bitti. Al kumandayı eline kanal listesini tara, bitsin baştan sona tekrar tara. Malum her yer profesör kaynıyor. Birinin ak dediğine öbürü kara derken, o kara ertesi gün tekrar ak oluyor. Twitter'da günden tekrar değişiyor. Sonra bir bakmışsın akşam haberleri gelmiş. Açılan sandık sayısı şu, pozitif çıkan oy sayısı şu,  vakaların illere göre dağılımı derken, seçim sonucu gibi vaka sayıları açıklanıyor ve gün içindeki bilgiler hepsi birlikte beyninde dans ediyor. Akşam televizyon faslı, güldür güldür, fıldır fıldır, sörvayvır, muhteşem doktor, korkutucu sesi ve elinde bastomuyla ateş-öksürük diyen corona virüsün vücut bulmuş hali gibi zırt pırt karşımıza çıkan doktor, o dizi, bu dizi derken gün bitiyor çoğumuzun evinde. Ee yarın napıcaz. Vallahi aynısı. Hiç bir fark yok. Birbirinin aynısı günler.

İlk günler bu arayı bir nimet gibi görmüşken devam eden günlerdeki belirsizlik insanı sıkıyor. Başlarda günümün belli zamanlarında kitap okumaya, ki bunun bir kısmı e-book olarak okuduğum kitaplar- bir kısmını felsefe çalışmaya, bir kısmını dizi ve film ile tv izlemeye ayırdım. Bunu istisnasız her gün yapıyorum. Dijital platform dizilerinin uzun süren bölümleri bitmek bilmese de biraz ondan biraz bundan atlaya zıplaya seyrediyorum. Kitaplığımı düzenledim. Son okuduğum ya da daha önce okumuş olduğum kitapların özetini bloğuma ekledim. Günlük gazeteleri okudum. Elinizde bir cep telefonunuz varsa bunu faydalı işler için de, boş işler için de kullanmak sizin elinizde. Tabi bunu öncelikle sizin istemeniz gerekli. Sadece sosyal medyaya takılıp kalmak bir süre sonra can sıkmaya başlayacaktır.

Bu günlerde can sıkıntısından yakınmak yerine ev ortamında çoktandır yapamadığımız ya da vakit bulamadığımız şeyleri yapmak için bir fırsat olabilir. Mesela yıllarca eline kitap almayanlar için birkaç satır okumak -ne olursa olsun- yeni bir şeylerin başlangıcı olabilir. Eldeki malzeme ile internetten tariflere bakarak basit yemekler yapmak -ki erkek olmak buna engel değil-  aile bireyleri ile vakit geçirecek etkinlikler, hani eskiden elektrikler kesildiğinde yaptığımız gibi (Bunu ancak benim yaşımdakiler anlayabilir) küçük oyunlar, aklınızdan geçen şeyleri yazıya dökmek de bu etkinliklerden olabilir. 

Bu tür etkinlikler, sıkıntılı günler geçirdiğimiz bu günler alışkanlıklarımız değişmesi açısından bir fırsat olabilir. Çinli demiryolu işçileri gibi "Peki geri kalan 29 günde ne yapacağız ?" diye düşünmeden geçireceğimiz ve sonunda güzel ve virüssüz sağlıklı günlerimiz olur umuduyla.


17 Nisan 2020 Cuma

Kimle hangi dil konuşulur?

Habsburglar hanedanı ve tarihte Kanuni Sultan Süleyman'ın başağrısı olan, Flaman şehri Ghent'te doğan ve ana dili Flamanca olan  V.Karl (V.Charles) İspanya kralı olduktan sonra İspanyolca öğrendi. Çok mükemmel konuşup yazmasa da sevdi. Evde konuştuğu dil Fransızcaydı, ileride Alman imparatoru olmasına rağmen şu meşhur tasvir onundur; "

"Tanrıyla İspanyolca, kadınlarla İtalyanca, dostlarla Fransızca ve atlarla Almanca konuşulur."


İmparator 1535'te Tunus'a çıkmış ama İspanya'nın Kuzey Afrika macerası çok geçmeden Barbaros Hayrettin Paşa tarafından bitirilmişti.

Buraya kadar bilgiler, İlber Ortaylı'nın Defterimden Portreler" adlı kitabından.

Bana kalırsa V.Karl Türkçe'de öğrenmeliydi kesinlikle. Barbaros Hayrettin Paşa ile karşılaştığında aman dilemek için "aman hayrettin, yapma bunu Hayrettin" demek için.

16 Nisan 2020 Perşembe

Ben Köpek

"Hacı-hoca-vaiz-imam takımının, biz köpekleri  hiç sevmemeleri malumunuzdur elbette. Bana kalırsa, mesele Hazreti Muhammed'in üzerinde uyuyakalan bir kediyi uyandırmamak için eteğini kesmesiyle ilgili. Kediye gösterilen bu zarafetin bizlere gösterilmediği hatırlanarak ve nankör olduğu en aptal ademoğlu tarafından bile bilinen bu mahlukla ezeli savaşımız yüzünden Resulallah'ın köpeklere bir düşmanlığı vardı, denmek isteniyor. Abdest bozar diye camilere sokulmayışımız, yüzyıllardır cami avlularından kayyımların sırıklı süpürgelerinden yediğimiz dayaklar, kötü niyetlerle yapılmış bu yanlış tefsirin sonucudur."

Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" adlı romanından "Ben, Köpek" başlıklı bölümden alıntı.

14 Nisan 2020 Salı

Şaman Öğretisine Göre Yaşamak Nedir?

Bir şaman öğretisi şöyle der;
"Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz
Nehirler kendini suyunu içemez
Ağaçlar kendi meyvesini yiyemez
Güneş kendisi için ısıtmaz
Ay kendisi için parlamaz
Çiçekler kendileri için kokmaz
Toprak kendisi için doğurmaz
Rüzgar kendisi için esmez
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Her şey birbiri için yaşar
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur."

11 Nisan 2020 Cumartesi

Bosna-Hersek'li Devlet Adamı Eyüp Ganiç'in Sözleri:

"Benim halkım sanatla, bilimle, sporla iç içeydi. Savaşmayı bilmezdik. Geçen üç yılda savaşmayı da öğrendik, ancak biz hala savaşçılığımızla değil kültür ve medeniyetimizle övünüyoruz, üç yılda bunlardan hiçbir şey kaybetmedik ve kaybetmeyeceğiz de. Çünkü adımızın gelecekte Sırplarınki gibi soykırımlarla birlikte anılmasını istemiyoruz."                             
                                                               Yeni Asır, 10 Şubat 1995

4 Nisan 2020 Cumartesi

Ünlülerin Aşk Mektuplarından

Frida Kahlo'dan Diego Rivera' ya;

"Hiçbir şey ellerinle kıyaslanamaz, hiçbir şey gözlerinin altın-yeşili gibi değil. Vücudum günlerdir seninle dolu. Sen gecenin aynasısın Şiddetli bir şimşek çakışı. Toprağın nemi. Koltuk altlarının oyuğu benim sığınağım. Parmaklarım kanına değiyo

r. Tüm sevincim çiçek çeşmenden  fışkıran hayatı  hissetmek ve sana ait tüm sinir yollarımı bununla doldurmak.

Sen sayıların tüm kombinasyonlarısın. Hayat. Dileğim çizgileri şekilleri tonları hareketi anlamak. Sen gerçekleştiriyorsun ve ben alıyorum. Sözün boşlukta olan hücrelerime ulaşıyor, sonra senin hücrelerine gidiyor  ki onlar da benim ışığım.


Cemil Meriç'ten Lamia'ya;

"Ben ezeli bir mağlubum
Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun. Acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissettiğim an yokum.

Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin. senin için ve seninle yaşıyorum. Sen uçuruma yuvarlanırken tutunulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümitleştiği kadın. İki yıl önce bu kşam bir rüyaydınız, bilinmeyendiniz. Sen bütün kitaplardan daha derinsin. Sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. Muhammed'e nasıl iman ettiklerini anlıyorum. Tek mucize kelam. Kelam, yani sen."

Seksizim

Evet başlıktaki eksik yazılan bir "S" harfi anlamı ne kadar da değiştiriyor öyle değil mi?

Tahmin ediyorum ki ilk okuduğunuz da ağzınızdan bir "yuh" çıkmıştır. Yok değil anladığınız gibi sek"s"siz değilim sadece yazımın konusu "seksizm".  
Yani kelime anlamı olarak "seksizim", birini cinsiyeti üzerinden ikinci konuma itmek ve üzerinde üstünlük kurmaktır.

Sosyal yaşantımızda bunu tipik olarak erkeklerin kadınlar üzerinde hakimiyet kurmaları olarak biliriz. Kurumsal  ayrımcılık vasıtasıyla cinsel istismara kadar uzanır.  Seksist tutumların ve ayırımcı davranışların sadece kadınlara yönelik  olmadığını, LGBT' lilere de uygulandığını biliyoruz. Düşmanca diye adlandırılan seksizm, tahmin edeceğiniz üzere kadınlara karşı seksist tutumların sergilenmesidir. Bu tutuma göre kadınlar irrasyoneldir, zayıftır ve erkeklere göre daha aşağı bir düzeydedir. Bunun yanında seksizimin kendini saklayan, çok daha gizli saklı yürüyen bir tarafı da vardır. Bu tutumlar görünürde olumlu seksist tutumlardır; kadını geleneksel rolleri içinde yüceltir "ana" olması, "evin dişi kuşu" olması gibi özelliklerle kadın idealize edilir. Bu özellikler olumsuz değildir ama kadını belirli bazı rollerle sınırlar böylelikle de erkek hakimiyetini meşrulaştırır. Tıpkı modern ırkçılıkta olduğu gibi burada da olumlu ve olumsuz tutum ve değerlerin çatışması yaşanır.

28 Mart 2020 Cumartesi

Akrabalık bahsi

"Öyle büyük bir sınav ki akrabalık, kıyamete kadar hükmü devam edecek kitapta yer bulmuş kendine. Hatta Firavun, Hz. Musa’nın üvey babasıydı, Ebu Lehep, Hz. Muhammed’in amcası, Hz. Yusuf’u kuyuya atanlar öz abileri, Hz. Lut’un kardeşi geride bırakılanlardan oldu.... Görüyoruz ki peygamber bile olsan akrabandan çektiğini kimseden çekmiyorsun arkadaş bu çok net."

demiş Selçuk Aydemir, Evrak Kürek adlı kitabının Önsözünde.
Bize de laf bırakmamış.

23 Mart 2020 Pazartesi

Peyami Safa'dan Mezunlara Nutuk

Türk edebiyatının kadim isimlerinden Peyami Safa, mezuniyet diplomasını alan öğrencilere hitaben 20 Haziran 1942 günü Yeni Mecmua gazetesinde yayımlanan yazısında, "Selahiyetim olsaydı, her sene üniversitenin ve yüksek mekteplerin son sınıf mezunlarını bir araya toplar, onlara şu fikirleri kabul ettirmeye çalışırdım." diyor. İşte o yazı:

16-17 yıldır öğretilenler lüzumsuz.
Tahsiliniz bugün sona eriyor, değil mi? Ellerinize tutuşturulan diplomanın en büyük  yalanı budur. Tahsiliniz bugün bitmiyor, bilakis, bugün başlıyor. On altı, on yedi seneden beri size öğretilen şeylerin çoğu ihtisas bakımından lüzumsuzdur, bütün dünyada hala yıkılmamış kötü bir öğretim sisteminin kurduğu ananeye göre  hafızalarımıza istif edilmiş, unutulmaktan başka hiçbir şansları olmayan ölü bilgilerdir. Zekanız, bu kokmuş malumat kadavralarını ne kadar çabuk atarsa, hürriyetine o kadar erken kavuşur. Mümkün olsaydı size bugün diploma yerine bir hafıza müshili verir, ilmin bu molozlarını ruhunuzun bağırsaklarından, dışarıya çabuk defetmenize hizmet ederdim. Ellerinizdeki diploma, öğretim denilen ve yazık ki ilacı henüz keşfedilmemiş müzmin bir hastalığın raporudur.
     Bugünden öteye ilk işiniz, kendinizi bu zoraki bilgi illetinin toksinlerinden kurtarmaya çalışmak olsun. Size, ihtisas olarak öğrettiğimiz şeylerin de bir kısmı lüzumsuz bir kısmı da yanlıştır. Bunların içinde pek azı ileride sizin için düşünmek ve kültürümüzü derinleştirmek için malzeme olmaya yarar.

Hayat Tecrübesi
Gençler! Hayatta muvaffak olanlarla olmayanlara bakınız. Eğer ticaret gibi ameli mesleklerin zaferlerine bir göz atarsanız, bu şubede kazananlardan, yüzde doksanının  ticaret mektebinden mezun olduklarını görürsünüz. Bunlar, ticaretin hiçbir ders ve etüt kitabında izi olmayan, bütün inceliklerini tecrübe mektebinde, hayat mektebinde öğrenmişlerdir.

Doktorluk ve avukatlık gibi yarı ameli ve yarı nazari mesleklerin  kahramanlarına da bakınız. bunlar da bilhassa diplomalarını aldıktan sonra kendi aşklarıyla ve tecessüsleriyle kitapların ve tecrübelerin üstüne kapanmış insanlardır. Ameli ve nazari, serbest ve resmi bütün mesleklerde geri kalmışların hayatına bakınız. Bunlar diplomalarını alır almaz tahsilin bittiğini ve öğrenilecek hiçbir şey kalmadığını sanmışlardır. Hayat onların gözünde iki mevsimliktir. Biri ekme çağı ki tahsil çağıdır; öteki de biçme devresi ki  bütün ömür süren meslek devresidir. Bu devrede ekme yok ve yalnız biçme vae sanmışlardır. Halbuki asıl ekme devresi tahsil çağından sonra başlar ve biçme ameliyesini de içine alır.

Mahalle doktoru niçin kazanamıyor?
Şu mahalle dokroru niçin mi kazanamıyor? Muayenehanesine girip, bakınız; cevap, yaldızlı bir çerçeve içinde duvarda asılıdır. Diploma! Zavallı hekim, bu diplomayı oraya astıktan sonra hastalara bakmaktan başka yapılacak işi kalmadığına inanmıştır. Kütüphanesi tamtakırdır. Orada unutulmuş mektep bilgilerini hatırlatan birkaç tıp lügatinden ve arkadaş tavsiyesiyle alınarak tamamıyla okunmayan birkaç eserden başka birşey göremezsiniz. Bu kitapların cildini kaplayan bir parmak toz, hekimin bütün muvaffakiyetsizliklerini izah eden ve kendisinden başka herkesin görebileceği işarettir.
      Bütün bu zavallılar, beşikten mezara kadar süren hayat okulundan, başka okul olmadığı ve diplomasını aldıkları mektebin, asıl hayat okulunun küçük ve kötü bir taklidinden başka birşey olmadığını bilmeyenlerdir. Aranızda bu hakikati anlamayanlar o zavallılar ordusuna katılacaklardır."


Çernobil ve Ormanlarımız

     Gezegenimizdeki ormanlar şans tanınırsa kendini inanılmaz bir şekilde yenileyebilir. Ormanların kendini yenileyebilmesinin en büyük kanıtı bir zamanlar büyük bir felaketin yaşanmış olduğu yerde görebiliriz. Çernobil.
1986 yılında Çernobil nükleer santralindeki 4 reaktörden biri patladı. Geleceğin ütopyası olarak görülen bu bölgeyi hayalet şehre çevirdi. Yüzbini aşkın insan derhal bir daha dönmemek üzere şehirden tahliye edildi. Zarar gören bölgeye, gelecek 20 bin yıl süresince yaşamaya elverişsiz ilan edildi. Ancak radyasyona rağmen bölgede inanılmaz bir yenilenme meydana geldi. Yalnızca 10 yıl içinde harabeye dönen şehirde bitki örtüsü boy göstermeye başladı. Orman kendini yenilemeye başlayınca hayvanlar da ortaya çıkmaya başladı.
      Başlarda bu hayvanların buraya sadece uğramış oldukları düşünüldü. Ama kısa bir süre sonra, bu terk edilmiş şehrin gelişen bir yaban hayatını barındırdığı ortaya çıktı.
      Bilim insanları, sadece 20 yıl içinde buradaki hayvan nüfusunun Avrupa'daki doğal yaşamla benzer olduğunu belirtti. Artık banliyölerde özgürce dolaşan karacalara sık sık rastlanıyor. Soyu tehlikede olan şevarski yaban atları, bir zamanlar kalabalık olan şehirde başıboş dolaşıyor. Belki de en şaşırtıcı olanıysa bu ormanların en büyük yırtıcısının tekrar ortaya çıkmış olması. Kurtlar.
      Bu yırtıcılar avları ve yaşadıkları orman var olmazsa tekrar ortaya çıkmazlar. Şu anki araştırmalar, boşaltılan şehrin içinde, dışında bulunandan 7 kat daha fazla kurt olduğunu gösteriyor.
      Korunma önlemi almamış hiçbir insan burada uzun süre  kalamaz.
      Ama radyasyon bizi uzaklaştırırken, doğal hayat için geri dönebilecekleri bir yaşam alanı oluşturmuş.
      Sadece 30 yıl içinde Çernobil'de meydana gelen bu değişim ormanların olağanüstü bir yenileme becerisi olduğunu kanıtlıyor.
       Eğer ormanlara yeterli zaman ve alan tanırsak kısa süre önce kendisinden gaspettiğimiz yeşil bitki örtüsünü ve farklı türlerdeki hayvanları bize tekrar kazandırabilir.
       Gezegenimizin varlığı, daha fazla ormanlara sahip olduğumuz bir geleceğe bağlı.
   

22 Mart 2020 Pazar

Şaman Öğretisine Göre Yaşamak Nedir?

Bir şaman öğretisi şöyle der:

"Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvesini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendisi için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Her şey birbiri için yaşar.
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur."

5 Şubat 2020 Çarşamba

Güzel yıllar, 1940'lar...

Sabahattin Ali'den devam edelim. Markopaşa ve Yazıları ve Ötekiler adlı kitaptan etkilendiğim yazılardan biri de Sabahattin Ali'nin Markopaşa'nın 17 Mart 1947 tarihli sayısından:

        Adalet ve yargı sistemi üzerine yazmış.

       "Bir yargıtay başsavcısının sözlerini aktarıyor:

'Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu meydana çıkmaz; maarifi bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik  bir zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa, millet uzun seneler süren sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir, herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur.'

Sabahattin Ali şöyle devam ediyor. "Henüz bu hale gelmedik. Henüz bu memlekette kanunlardan ve vicdanlarından başka hiç bir yerden emir almayan hakimlerimiz var."

       Güzel yıllarmış 1940'lar...

4 Şubat 2020 Salı

Necip Fazıl-Sabahattin Ali

1940 yılının 23 Eylül tarihli Akşam gazetesinde adı bilinmeyen bir gazeteci tarafından Sabahattin Ali ile yapılan bir ropörtaj sırasında  Necip Fazıl Kısakürek, "Ben şiir ve sanatta henüz 'gençler' diye bir zümre tanımıyorum' diyor. Halbuki gençler de 'Biz varız' iddiasındadırlar. Hangisi doğru acaba? diye soruluyor.
Sabahattin Ali gülerek:


-Necip Fazıl'ın iddiası doğrudur, diyor. Çünkü bunu iddia eden büyük şairin , değil herhangi bir zümrenin mevcudiyetini, kendinden başka herhangi bir şekilde mahlukat, hatta nebatat ve camidatın mevcudiyetini bile kabul edeceğinden şüpheliyim.

Ne kadar zarif, ne kadar vurucu bir kapak yapmış Sabahattin Ali Necip Fazıl'a. Nedense ben pek sevemedim Sabahattin Ali'nin büyük şair dediği Necip Fazıl'ı. Vardır bir hikmeti.  

Üst tarafı laf efendim, laf

Markopaşa' dan devam edelim. 27 Ocak 1947 tarihli yazısında şunları yazıyor Sabahattin Ali özetle:

"Yirmi beş senede çok şeyler yapmışız. Asırlara sığmayan işler başarmışız. Dünyanın parmağı ağzında kalmış. Yurdu demir ağlarla örmüşüz, okul üstüne okul yapmışız. Fabrika bacalarının çıkardığı dumandan göz gözü görmez olmuş. Bozkırların göbeğini asfaltla hançerlemiş, yemyeşil modern şehirler kurmuşuz. Yabancı sermayeye kul köle olmaktan kurtulmuşuz. Milli bankalarımız, milli milyonerlerimiz türemiş. Hastaneler, klinikler, dispanserler açmışız. 
Saymakla tükenir gibi değil.
Milli bayram günlerinde şakşakçı gazetelerin olağanüstü sayılarında okuyoruz.
Hepsi güzel, inkar etmek aklımızdan bile geçmiyor. Ama biz ne yapalım ki, elle tutulur eserlere bakıp, hüküm veren kıt akıllı insanlarız.
Bütün  bu sayılıp dökülenlerin bir tek gayesi olması gerektir. O da bu topraklar üstünde yaşayan insanların, eskisinden daha mesut, daha şuurlu, daha sıhhatli, daha varlıklı ve daha yüksek bir medeniyet seviyesinde yaşamasıdır.
Şimdi bu devrin yaygaracılarına soruyoruz. Ellerini vicdanlarına koyup, cevap versinler.
Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir?
Daha insanca yaşanacak evlerde mi barınmaktadırlar? Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mıdır? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi, hele verem eksilmiş mi, yoksa artmış mıdır?
Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı?
Hele en mühimi, bu on yedi milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?
Üst tarafı laf efendim, laf."

Muhalefetin ağzında bir kaç değişiklikle günümüze adapte edilebilecek laflar olmamış mı? 

Tam Demokrasi

6 Ocak 1947 tarihli Markopaşa Gazetesinde şöyle yazmış Sabahattin Ali "Tam Demokrasi" başlıklı yazısında:

     "Mesela şimdiye kadar yalnız okulunu, köyünün yolunu, deresinin köprüsünü yapmaya mecbur olan köylü, bundan sonra bütün memleketin şoselerini, demiryollarını, demir ve beton köprülerini de aralarında imece ile yapmalı, hükümet ise ancak hükümet konağı, beyzadelere lüks okul, kendilerinin bulunduğu semtlere asfalt yol yaptırmakla kalarak halk hakimiyetine hürmet etmelidir.
      Yine halkın bir ihtiyacı olan petrolü aramak, sondaj yapmak, Amerika'dan makine getirmek, petrol bulamamak gibi karlı işler Raman Dağı civarındaki aşiretlere bırakılmalı, hükümet Maliye Bakanlığı bütçe ve mali kontrol umum müdürlüğünde altın madeni aramak gibi verimli işlerle uğraşmalıdır.
       Hele katiller, hırsızlar, yankesiciler, dolandırıcılar, vurguncular, karaborsacılar, millet malı hırsızları ve haydutlar gibi sadece halkın başına bela olan unsurlarla mücadele işi, demokrasinin yüksek bir tecellisi olarak, yine sadece halka bırakılmalı, hükümet bu işe karışmamalıdır.
       Hükümet ancak, kafalarında makam sahiplerinin hoşuna gitmeyecek fikirler taşıyan kimseleri zararsız hale getirmek için gereken en şiddetli tedbirleri almakla yetinmelidir." 

      Yaklaşık yetmiş yıl öncesinde ortaya konulan sorunların hala geçerliliğini korumakta olduğunu görmek gerçekten çok üzücü.