18 Mayıs 2019 Cumartesi

Özlemek

Mahir Ünsal Eriş'in Mart 2019 KAFA Dergisinden "Özlemek Bahsi" konulu yazısından:

"Özlemek fiil ya da durumu hemen her dilde kendini bambaşka bir zeminde bulur. 
Örneğin: Türkçedeki 'özlemek' '-öz' kökünden türetilmiştir,denir. Yani 'öz-lemek' bir şeyi, birini, bir yeri öylesine özünden saymak ki onun yokluğunda özünden, kendinden bir şeylerin eksildiğini hissedip azap duymak. Tabii, bir başka yorum daha olduğunu kaydetmem gerek. Özlemek fiilinin, 'ök-, öğ-' (akıl) kökünden türediğini, zamanla dönüşerek özlemek halini almış olan 'öğlemek/öksemek' fiillerinin 'akıldan çıkaramamak' kökenli olduğunu söyleyenler de var. ama yine de ilkine inanmak daha romantik geliyor elbette. Bu fiilin daha romantik, daha şiirsel bir karşılığı ise Farsça'da var. Farsçada 'seni özledim'  şöyle söyleniyor. 'Delem, berat teng şode' Bu ifadenin kelimesi kelimesine çevirisi, 'Gönlüm senin için sıkıştı.' dır. Altını çizmek isterim. Farsça konuşanlar için bu, şiirsel olsun diye böyle söylenen ya da  yalnızca edebiyatta kullanılan bir kalıp değil. Tam olarak ifade bu. 
Portekizcede ise, (eu sinto sua falta) 'Yokluğunu duyuyorum' denir. Fransızca ve İtalyancada ise 'sen bende eksiksin' gibi 'özleniyorsun' gibi. Tacikçede ise 'seni kaybettim' denir. Katalancada ise özlemek 'Eksikliğini buluyorum' biçimini alır. İngilizcede ise 'to miss' fiili aynı zamanda 'ıskalamak' demek olması da başlı başına ilginçtir.
Ama olayı asıl ilginç kılan şey bu duygu çeşitliliğidir. Örneğin görmek, yemek, konuşmak, ölmek gibi tüm fiiller bütün dillerde birebir karşılanabiliyorken özlemek fiilinin hemen her dilde  başka bir algılama ve ifade biçimini işaret etmesi bence çok büyülü...ama özlemek çok şahsidir. Herkes kendince özler, özlediğinde ne hissettiğini herkes kendi bilir. Bu, diller arasında bile bu kadar çok özlemi dile getirme biçiminin gelişmesine yol açmışken kim bilir insandan insana nasıl farklı hallere bürünür."      

17 Mayıs 2019 Cuma

Domuzu Kırmak


"..Genç yaşta birikip çoğalan hayal kırıklıkları ve korkuları içimdeki kumbarayı parçalamak zorunda kalmadan çıkarmanın bir yolunu bulmuştum. buna yazmak deniyordu."
Edgar Keret'in "Domuzu Kırmak" adlı kitabından 



14 Mayıs 2019 Salı

Kalan'dan kalan

Leyla Erbil'in Kalan adlı kitabından güzel satırlar:

"kapalı mı zihin
ortaklaşabiliyor mu başka zihinleriyle dünyanın
sınırlanmış mı alçaklık taşlarıyla
sınır tanımaz mı
özgür mü alabildiğine"  

Bu kadar güzel anlatılabilir erkeklerin kadınlara ilgisi ve onların yüz vermeyişi. Ne güzel bir benzetmedir labirent benzetmesi kadın cinsel organı için.

"Öyle bir zamanın oldu ki
erkekler fır dönüyor çevremde
bayılıyorlar içinden çıkamayacakları labirentime girmeye
oysa hiçbirinin eline vermemiştim
ucunu ibrişimden ipimin" 

"İntihar soylu ve kişisel bir seçimdi
'canlıbomba' ise bir seçilme
neden kendini öldürdüğünü nereden bileceksin"

"...ellerinin çizgisi ellerime benzeyen sevgilim...ben hep yanındayım."

Hazreti İbrahim için kitapta çokça geçen bölümlerden biri: "Şimdi bir peygamber masum bir çocuğu kesecek
neden
yaranmak için tanrıya
tanrı korkusundan mı"

"Ben öldüğüm zaman tabutumu senin süslemeni istiyorum. O yeşil örtüyü üzerimde istemiyorum.."
Aslına bakarsanız ben de istemiyorum böyle bir görüntüyü. Geride kalanların üzüntüsünü, duygusallığını daha da arttırıyor sanki üzerinde arapça yazılar bulunan o yeşil örtü. Renkli, capcanlı bir bez örtülebilir. Beni hatırlatan kıyafetler ya da ölürken üzerimde olan kıyafetler olabilir bak. Tabi hasta yatağımda öldüysem üzerinde kan olmayan kıyafetler.  

"...Tanrı dans ve şarkıyı kötü şeyleri unutmamız için yarattı, dedi...şarkı ve dans içimizi güzelleştirir, dedi...dans edince İshak mutlu olur mu dedim. olur dedi annem, şarkı ve dans ölüleri de mutlu eder şarkı geçmişi gelecekle bir yapar, canlandırır. babamı da canlı mı kılar, dedim. Yüzünün yelkovanı durdu.. Onu da dedi."  Dans bilmiyorum. İnşallah günah değildir bu.





5 Mayıs 2019 Pazar

Neredesin Ütopya?

O gün erkenden kalktım. Günlük işlerimi yapmak üzere sabahın ilk ışıkları ile evden çıktım.  Kapıdan çıkar çıkmaz yan apartmandaki komşumun gülümseyen yüzü ile beni selamlaması günümün güzel geçeceğinin bir işaretiydi sanki. Ardından karşımdan gelen ve bir an göz göze geldiğimiz tanımadığım bir adamdan hafif gülümseme eşliğinde bir baş selamı aldım. Şehir merkezine doğru kenarları  ağaçlı caddelerden, yeşillikler içinde parklardan geçerek yürümeye başladım. Yöneticilerimizin ekoloji ve doğal dengenin korunması için verdikleri önem şehirde  yeşil alanların ve böylece temiz havanın  daha da artmasını sağlamıştı. Tükettiğimiz enerjinin ve doğal kaynakların  tekrar kazanılmasını sağlayacak  sistemi kurdukları için  önümüzdeki yıllar için endişelenmemize gerek yoktu nasılsa. 

Önümde yürüyen yaşlıca bir adam elindeki sigara izmaritini yere atınca hemen önünden geçen genç onu uyardı. “Özür dilerim galiba elimden düştü” diyerek utangaç ve mahcup tavırlarıyla yerden izmariti alan adam hemen onu cebine soktu.  Caddeler her zamanki gibi tertemiz olduğundan yerdeki bir sigara izmariti bile dikkat çekiyordu. Belediye kısa bir süre önce temizlik işçilerini, çok fazla işçilere iş düşmüyor, sadece çöp konteynırlarını topluyorlar, halk temizlik konusunda zaten gereğinden fazla duyarlı  diyerek başka birimlere kaydırmıştı zaten.   

Derin derin nefes alarak şehrin caddelerinden yayılan portakal çiçekleri  ile yol kenarlarındaki envai çeşit çiçek kokularını burnuma çeke çeke yürüyordum. Burnuma ne sanayi atıkları kokusu ne de bir zamanlar burnumuzun direğini sızlatan jeotermal ve kömür kokuları gelmiyordu artık. Isınmada kömür de uzun yıllardan beri kullanılmadığı için çevre kirliliği diye bir şey tarihe karışmıştı. Güneşin gücünü keşfettiğimiz, bu müthiş kaynağı depolayarak hem ısınmada hem de enerji üretiminde yaygın olarak kullanmaya başlayalı da yıllar olmuştu.

Bunları düşünürken kaldırımdan inmişim. Yanımdan sessizce geçen aracın sesiyle bir anda ürperdim. Bu yeni arabaların sessizliği güzeldi de yanınızdan geçtiğini bile duyamıyordunuz ya o kötüydü. Aslında çok da araç yoktu ortada. Eskiden olsa egzoz sesinden ve  gereksiz çaldıkları kornalarından hemen fark ederdiniz araçları. Elektrikli ve güneş enerjili araçlar  o kadar yaygındı ki  insanlığın dünyanın kanı petrolü dünyanın kalbinden söküp almasına gerek kalmamıştı. Elbet petrol de sonsuz bir kaynak değildi. Bir gün bitecekti. İnsanoğlu bunu zamanında öğrenmişti. Çok fazla araç yok derken insanların toplu taşımaya yönelmesinden  bahsediyorum tabi ki. 

Şehir merkezine beş kilometre mesafede yeşillikler içinde yapay bir gölün etrafında oluşturulmuş doğal yaşam parkına doğru gidip yanıma aldığım kitabımı okumaktı asıl evden çıkış amacım. Metro hatları şehrimizin en ücra köşesine kadar ulaşıyordu. Hem de sosyal devlet ilkesi gereği herkesin rahatça kullanmasına imkan sağlayacak ölçüde makul bir bedelle hizmet veriyordu nasılsa. Metro durağına doğru yönelirken yolun kenarındaki bisiklet yolundan kendi halinde bisikletiyle geçen kadın sanki tanıdık geldi. Belediye Başkanı değil miydi o? Diyorlardı ama görmemiştim. Yeni seçilen başkan belediye binasına bisikleti ile gidip geliyormuş. Bunu gören şehrimizin genç Valisi de başkandan özenerek  Valiliğe bisikletle gidip gelmeye başlamış. Hem de yalnız başına. Koruma falan da yoktu belediye başkanının önünde ya da arkasında. Öyle ya kendisini başkan olarak seçen halktan ne zarar gelebilirdi ki. 

Aslında yaşadığımız şehir ülkemizin diğer şehirleri gibi suç oranı çok  düşük yerleşim yerlerinden biriydi. Kolay kolay tartışma bile yaşanmazdı. En son karakola intikal eden tartışma ise 4 yıl önce,  bir sokak kedisi yüzünden çıkmıştı. Tabi buna suç denilebilirse. İki komşudan birinin, kapılarının önünde yaşayan sokak kedisini hazır mamayla, diğerinin ise yemek artıkları ile beslemek istemesi üzerine çıkan tartışma sonucu  iki hayvan sever biraz itişmiş, birbirlerini hayvana yanlış besleme yöntemi uyguladıkları konusunda suçlamışlardı. Sokaklarında buna benzer yüksek sesle tartışma ortamını uzun süre görmemiş olan mahalle sakinlerinin şikayeti üzerine konu karakolluk olmuştu.       
    
Bunları düşünürken yanımdan birbirleriyle İngilizce şakalaşarak geçen ilköğretim öğrencilerini gördüm.  Onların arkasından da yarım yamalak Türkçeleri ile yabancı üniversite öğrencileri geçiyordu. Çoktu öğrenci şehrimizde. Çünkü burada yıllar öncesinde kurulan üniversite, başarılı yöneticileri ve işlerinin uzmanı idarecileri sayesinde özellikle tıp ve veterinerlik alanında Avrupa çapında isim yapmış dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girmişti. Bunun sonucu olarak bütün dünyadan şehrimize her yıl yüzlerce yabancı öğrenci geliyordu. Üniversite yalnızca  öğrencileri değil,  kalp ve beyin cerrahisi konusunda dünya çapında uzmanlaşmış hekimlerimizde muayene olmak için binlerce hastayı misafir ediyordu.

Metro durağında banka oturmuş beklerken yanımda oturan  60-65 yaşlarındaki karı koca olduğunu tahmin ettiğim iki kişi ellerinde Avrupa ülkelerine tur düzenleyen bir firmanın kataloğunu  inceliyorlardı. Vakit geçsin diye biraz sohbet ettik. “Nereye yolculuk?” dedim. “Fransa’ya” dediler. “İtalya’da iyidir” dedim. “Geçen yıl gittik.” dediler. “3 yıl önce devlet memurluğundan  emekli olduk, emekli ikramiyemizle çocuklarımıza birer  ev aldıktan sonra her yıl bir ülkeye gitmeye karar verdik. Allah devletimize zeval vermesin, çalıştığımızın karşılığını aldık. Çocuklarımız üniversitede okuyor. Çok şükür. Bizim çektiğimiz üniversite sınavı sıkıntısını onlar çekmedi. İstedikleri meslekle ilgili üniversiteye girdiler. Zaten ülkedeki üniversitelerin hepsi aynı ayarda. Yurt dışından buraya öğrenci gelirken biz yurt dışına göndermeyi zaten düşünmedik.” dediler. 

Bu arada fazla beklemeden  gelen metro vagonuna atladım. Oturduğum koltuktan hafif başımı yana uzatarak  geleneksel adetimiz olduğu üzere yanı başımda oturan vatandaşın elindeki gazetedeki başlıklara bakmak için şöyle bir kafamı uzattım. 

“Enflasyon rakamları açıklandı. Bu yıl enflasyon geçen yıla oranla binde 2 artarak yüzde 3.2 oldu. Binde 2'lik bu artış iktidarı ve halkı rahatsız etti.”

“Düşük enflasyona rağmen yapılan yüksek maaş zammını fazla bulan  Memur Sendikaları, üyelerinin  bu ayki maaş farklarını Küresel Isınma İle Mücadele ve Ekolojik Dengenin Korunması Vakfına” bağışlayacaklarını açıkladılar.” 

“Uzlaşmacı tutumuyla son on yılda batı ve ortadoğudaki siyasal ve etnik gerginleri daha başlamadan bitiren ve ülkeleri silahsızlanmaya teşvik ederek dünyanın daha yaşanabilir bir hale gelmesini sağlayan Cumhurbaşkanımızın Nobel Barış Ödülünün tek adayı olduğu açılandı.”  

“Tarımsal üretimde  yine Avrupa’nın en büyüğüyüz. Almanya ve İtalya’ya ihraç edilen bazı tarımsal ürünlere sınırlama getirildi. Bulgaristan’a saman ihracatı son beş yılın en yüksek rakamına ulaştı”

“Güney Amerika ülkelerinden Arjantin, Peru ve Şili’nin büyükbaş hayvan talebini karşılamak üzere 2 gemi dolusu sığır Mersin Limanından yola çıktı.”  

“Şampiyonlar Ligi finalinde  iki Türk takımı Fenerbahçe ve Galatasaray bu akşam karşı karşıya gelecek. Geçen hafta iki takım arasında oynanan Süperlig  maçını ise Galatasaray, rakibinin sahası Kadıköy’de  6-0 kazanmıştı.”  

“Türk otomotiv sektörünün işgücü ihtiyacına çare olmak için Almanya’dan gelen ilk işçi kafilesi Haydarpaşa Garına iner inmez sağlık kontrolünden geçirildi.”

“Turizm Bakanı bu yıl da geçen yılkı gibi ülkemize gelecek turist sayısında kısıtlama getirileceği ve özellikle İspanyol turistlerin sayısında sınırlamaya gidileceğini açıkladı.”

Yine bir sürü sıradan sıkıcı haberler.

Metrodan iner inmez ellerinde pankartlarla belli ki bir şeyleri protesto eden öğrenciler çevirdi etrafımı. “Bir imza verir misiniz acaba?” dediler. “Ne için bu imza evlat?” dedim. Geçen ay çıkan kitapları kütüphanede bulamadıklarını, üç ay öncesinin kitaplarının geldiğini söylediler. Çocuklar haklılar. Kimsenin gençleri geçen ay çıkmış kitapları okumaktan alıkoymaya hakkı yok. Gerçi kitap fiyatları çok ucuz ama onlar kütüphanede okumayı seviyorlar. Saygı duymak lazım.  

Tam parka girmek üzereydim ki, kalabalık bir taraftar grubunun karşımdan geldiğini gördüm. Yanlarına yaklaşınca bu akşam Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaşacak Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarının birlikte kol kola  marşlar söyleyerek  maçın havasına  girmeye başladıklarını anladım. Kazanan şimdiden belli olmuştu. Yolun kenarında da üçüncü büyük Beşiktaşlılar alkışları ile onlara destek veriyorlardı.

Marşların tınısına ayak uydurup kendimi kaptırmışken yanımızdan hızla korna çala çala  geçen kamyonetin arkasından sinirle istemsizce söylendim. Dur şunun plakasını alayım derken hızla uzaklaştı. Ancak hayal meyal kamyonetin arka camına yazılmış iki kelimeden ibaret şu sözcükleri okuyabildim.

“NEREDESİN ÜTOPYA”….

…………………………………………….

 TDK Türkçe Sözlüğe göre ÜTOPYA, “Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, fantastik” anlamında iken  Avrupa dillerinde "İdeal devlet" olarak anlam kazanmış, Türkçe de “Gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı ya da düşünce, bilimselliği olmayan” bir kavram anlamında kullanılmaktadır.

Aracının arka camına  “NEREDESİN ÜTOPYA” yazdıran ve yük taşımacılığı yapan  abimiz bu yazının hikayesini şöyle anlatıyor: Kamyonetin arkasına “NEREDESİN” yazdırmak için tabelacıya gittim.  Üniversiteli bir genç geçiyordu o sırada. Okumuş bu benim yazıyı. Abi yazının altına bir de ÜTOPYA ekletsene dedi. ÜTOPYA ne ola ki dedim. “Gerçekte olmayan hayali bir ülke dedi” Hoşuma gitti ben de yazdırdım. Benim “NEREDESİN” oldu “NEREDESİN ÜTOPYA”  Yazı şimdi herkesin ilgisini çekiyor. Durdurup soran var. 

Bir gün siz de Ütopyayı ararsanız, taşıdığı yükün yorgunluğunu atmak için çoğu zaman park halinde durduğu  Aydın Vergi Dairesinin ara sokaklarında bir yerlerde bulabilirsiniz. 

                                                                            Mehmet Tekinbaş