Sabahattin Ali'den devam edelim. Markopaşa ve Yazıları ve Ötekiler adlı kitaptan etkilendiğim yazılardan biri de Sabahattin Ali'nin Markopaşa'nın 17 Mart 1947 tarihli sayısından:
Adalet ve yargı sistemi üzerine yazmış.
"Bir yargıtay başsavcısının sözlerini aktarıyor:
'Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu meydana çıkmaz; maarifi bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik bir zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa, millet uzun seneler süren sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir, herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur.'
Sabahattin Ali şöyle devam ediyor. "Henüz bu hale gelmedik. Henüz bu memlekette kanunlardan ve vicdanlarından başka hiç bir yerden emir almayan hakimlerimiz var."
Güzel yıllarmış 1940'lar...
1940 yılının 23 Eylül tarihli Akşam gazetesinde adı bilinmeyen bir gazeteci tarafından Sabahattin Ali ile yapılan bir ropörtaj sırasında Necip Fazıl Kısakürek, "Ben şiir ve sanatta henüz 'gençler' diye bir zümre tanımıyorum' diyor. Halbuki gençler de 'Biz varız' iddiasındadırlar. Hangisi doğru acaba? diye soruluyor.
Sabahattin Ali gülerek:
-Necip Fazıl'ın iddiası doğrudur, diyor. Çünkü bunu iddia eden büyük şairin , değil herhangi bir zümrenin mevcudiyetini, kendinden başka herhangi bir şekilde mahlukat, hatta nebatat ve camidatın mevcudiyetini bile kabul edeceğinden şüpheliyim.
Ne kadar zarif, ne kadar vurucu bir kapak yapmış Sabahattin Ali Necip Fazıl'a. Nedense ben pek sevemedim Sabahattin Ali'nin büyük şair dediği Necip Fazıl'ı. Vardır bir hikmeti.
Markopaşa' dan devam edelim. 27 Ocak 1947 tarihli yazısında şunları yazıyor Sabahattin Ali özetle:
"Yirmi beş senede çok şeyler yapmışız. Asırlara sığmayan işler başarmışız. Dünyanın parmağı ağzında kalmış. Yurdu demir ağlarla örmüşüz, okul üstüne okul yapmışız. Fabrika bacalarının çıkardığı dumandan göz gözü görmez olmuş. Bozkırların göbeğini asfaltla hançerlemiş, yemyeşil modern şehirler kurmuşuz. Yabancı sermayeye kul köle olmaktan kurtulmuşuz. Milli bankalarımız, milli milyonerlerimiz türemiş. Hastaneler, klinikler, dispanserler açmışız.
Saymakla tükenir gibi değil.
Milli bayram günlerinde şakşakçı gazetelerin olağanüstü sayılarında okuyoruz.
Hepsi güzel, inkar etmek aklımızdan bile geçmiyor. Ama biz ne yapalım ki, elle tutulur eserlere bakıp, hüküm veren kıt akıllı insanlarız.
Bütün bu sayılıp dökülenlerin bir tek gayesi olması gerektir. O da bu topraklar üstünde yaşayan insanların, eskisinden daha mesut, daha şuurlu, daha sıhhatli, daha varlıklı ve daha yüksek bir medeniyet seviyesinde yaşamasıdır.
Şimdi bu devrin yaygaracılarına soruyoruz. Ellerini vicdanlarına koyup, cevap versinler.
Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir?
Daha insanca yaşanacak evlerde mi barınmaktadırlar? Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mıdır? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi, hele verem eksilmiş mi, yoksa artmış mıdır?
Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı?
Hele en mühimi, bu on yedi milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?
Üst tarafı laf efendim, laf."
Muhalefetin ağzında bir kaç değişiklikle günümüze adapte edilebilecek laflar olmamış mı?
6 Ocak 1947 tarihli Markopaşa Gazetesinde şöyle yazmış Sabahattin Ali "Tam Demokrasi" başlıklı yazısında:
"Mesela şimdiye kadar yalnız okulunu, köyünün yolunu, deresinin köprüsünü yapmaya mecbur olan köylü, bundan sonra bütün memleketin şoselerini, demiryollarını, demir ve beton köprülerini de aralarında imece ile yapmalı, hükümet ise ancak hükümet konağı, beyzadelere lüks okul, kendilerinin bulunduğu semtlere asfalt yol yaptırmakla kalarak halk hakimiyetine hürmet etmelidir.
Yine halkın bir ihtiyacı olan petrolü aramak, sondaj yapmak, Amerika'dan makine getirmek, petrol bulamamak gibi karlı işler Raman Dağı civarındaki aşiretlere bırakılmalı, hükümet Maliye Bakanlığı bütçe ve mali kontrol umum müdürlüğünde altın madeni aramak gibi verimli işlerle uğraşmalıdır.
Hele katiller, hırsızlar, yankesiciler, dolandırıcılar, vurguncular, karaborsacılar, millet malı hırsızları ve haydutlar gibi sadece halkın başına bela olan unsurlarla mücadele işi, demokrasinin yüksek bir tecellisi olarak, yine sadece halka bırakılmalı, hükümet bu işe karışmamalıdır.
Hükümet ancak, kafalarında makam sahiplerinin hoşuna gitmeyecek fikirler taşıyan kimseleri zararsız hale getirmek için gereken en şiddetli tedbirleri almakla yetinmelidir."
Yaklaşık yetmiş yıl öncesinde ortaya konulan sorunların hala geçerliliğini korumakta olduğunu görmek gerçekten çok üzücü.