15 Ekim 2019 Salı

Aydın'da hayvanseverlerin de bir kafe'si var. SALLA'PATİ HOBİ KAFE


Kazancının belirli bir kısmı sokak hayvanlarının mama ve tedavi harcamaları için harcanacak olan  "SALLA'PATİ HOBİ KAFE" Hükümet Bulvarı üzerinde açıldı. 

Açılışa sanatsever ve hayvanseverler yoğun ilgi gösterdi. Açılış töreni sonrasında misafirler kafede bulunan tamamen el emeği ile oluşturulan sanat eserleri, tablolar ve süs eşyalarına  büyük ilgi gösterdiler.

İşletmesini Gönül HASTAOĞLU' nun yaptığı Salla'pati Hobi Kafe'ye, bizzat el emekleri ile yaptıkları sanat eserleri, tablolar, eskitme eşyalar ve  süs eşyaları ile destek veren Şenay Tekinbaş, İlknur Baysal ve Zeynep Yılmaz;
"Herkese kapılarının açık olduğunu, dinlenmek, resim ve sanatla uğraşmak ya da  kendine birer hobi edinmek isteyen kişilerin kafelerine uğramalarından memnuniyet duyacaklarını, hiç bir şey yapmasalar bile kahvelerini yudumlarken sessiz bir ortamda  kitaplarını okumaya beklediklerini" belirtiler.

Sokak hayvanları için bir şeyler yapmak isteyen hayvansever üç arkadaştan aynı zamanda Aydın Hayvanları Koruma Derneği Başkanı olan Şenay Tekinbaş: "Arkadaşım İlknur ve Zeynep'in  resim ve boyama sanatları üzerine yeteneklerini değerlendirerek onların yapmış olduğu tablo ve diğer sanat ürünleri ile benim yapmış olduğum biblo ve süs eşyalarının satışından elde edilen gelirin bir kısmıyla da hayvanlar için bir fon oluşturmayı planladık. Böylece misafirlerimizin hem oturup bir şeyler içebileceği hem de el emeği ürünler satın alarak sokaktaki canlara destek olabilecekleri  hobi kafe konsepti bir mekan ortaya çıktı. Sanatla, resimle ilgilenmek isteyen dostlarımızı da kafemize bekliyoruz. Böylece hem biz hem de sokaktaki dostlarımız mutlu olacaklar" diye konuştu.

Ölüm Saçan Görsel Şölen : HAVAİ FİŞEK

Yaşadığım şehir olan Aydın'da, kurtuluş günü ya da milli bayramlar gibi özel günlerin gelmesini hiç istemez oldum. Buna halk konserleri de dahil. Çünkü buna benzer kutlamaların sonu hem sokak hem de evcil hayvanlar ve kuşlar için resmen işkence oluyor. Bunun nedeni ise ölüm saçan görsel şölen olan havai fişekli kutlamalar. 
Hem de ne kutlama. Belediye tarafından gerçekleştirilen ve aralıksız onbeş dakika süren havai fişek atışı. Gerçekçi olmak gerekirse; kutlama yapmayı ve eğlenmeyi bilmeyen halkımızın bu halleri ne yazık ki yerel yöneticilerimize de yansımış. Daha çok fişek attıkça halkın daha çok eğlendiğini ve bunun da bir güç gösterisi olduğunu, her atılan fişekte belediyelerimizin ihtişamının, başkanlarımızın şanı ve şöhretinin daha da arttığını düşünüyor olabilirler.
Ardarda patlayan fişekleri, başları yukarıda, yüzlerinde gülücükle izleyen halkımızın büyük çoğunluğu, o sırada gökyüzünde neler olup bittiğini belki de bilmiyorlar. Tek şikayetleri geçirecekleri birkaç tatlı dakikadan sonra etrafa yayılan duman nedeniyle meydana gelen öksürükler olabilir. 

İçinde neler yok ki. 
Son zamanlarda mahalle arası düğünlerinde de görmeye alıştığımız bu tür kutlamalarda kullanılan  bu havai fişeklerin içeriğinde hangi kimyasallar var bakalım:  “Nitrat, Sodyum, Kalsiyum, Stronsiyum, Baryum, Magnezyum, Alüminyum, Kalomel, Hekzaklorobenzen, Klor, potasyumklorat, mangal kömürü, sülfür, sodyum okzalat, alüminyum, demir tozları vb."  Havai fişek kullanımıyla çevre kirliliğine yol açan sülfür dioksit, karbondioksit, karbonmonoksit, asılı partiküller gibi maddeler serbest kalıyor. Ayrıca havada patlayarak rengarenk görüntüler veren havai fişeklerin çeşitli renkler meydana getirmesi, çeşitli maden tuzlarıyla sağlanıyor.
Bu maddeler ise, ciddi sağlık riskleri ortaya çıkarmakta, havai fişek partikülleri ve içerdikleri elementleriyle organik bileşikler insan sağlığı için önemli tehditler oluşturmaktadır. Peki neler oluyor havai fişek atıldığında; içinde bulunan kimyasallar, insanlarda solunum sistemine zarar veriyor ve kimyasallara karşı tahammülsüzlük yapıyor, metallere karşı alerji meydana getiriyor, kalp ve kan dolaşımına zarar veriyor.

Ama, en çok zararı kuşlara ve hayvanlara..
Kuşlara verdiği zararlara bakalım.
Sesi, dumanı ve ışığı ile havai fişekler kuşları korkutup, sağır ediyor ve şok sonucu ölmelerine yol açabiliyor..
Fişekler atıldığı zaman ağaçların üzerindeki kuşlar nereye kaçacaklarını şaşırıyor, panik içinde birbiriyle çarpışmaları sonucu ölüyorlar.

Yaralanmalar ciddi boyutta. Yavrular ve anaçlar birden bire panik havasından dolayı kötü etkileniyor. Sağa sola çarpmaları bunların yaralanması demektir. Yaralanmalar genellikle ölümle sonuçlanıyor
Kuluçkadaki kuşlar sesten korkarak yuvalarını bırakarak kaçıyorlar.
Havai fişekler, kuşların gözlerine de zarar veriyor. Patlayan fişeklerin yakınında olan kuşlar ise yanarak ölüyor. 

Bu durum sadece kuşları değil, havai fişek sesinin ulaştığı çapın içinde kalan bütün doğal hayatı ve şehir hayvanlarını da etkiliyor.
Bunun canlı bir şahidi olarak evimizdeki köpeğimizin havai fişek gösterisi sırasında zangır zangır titremesini görmenizi isterim. Havai fişek seslerini duyduğu andan itibaren evde ise titreyerek kaçacak yer aramasını, dışarıda ise sağa sola bağırarak, panik halinde bulunduğu yerden bilinçsizce kaçmak istediğini ve kalbinin  nasıl attığına şahit olmanızı isterdim. En son 7 Eylül 2019 Aydın'ın kurtuluşu gecesi yaşanan bir olayda, havai fişek atışı başladığında Menderes Bulvarında sahibinin yanında korku içinde tasmasından kurtulan bir köpek caddeye doğru korkuyla koşmuş ve bir minibüsün altında kalarak can vermişti. 

Bunun yanında acaba bu havai fişek gösterisi Valiliğimizden izinli bir şekilde mi yapılmaktadır? Bu faaliyeti yapan kişi ehil ve belgeli bir kişi midir? 
Bir Emniyet Müdürlüğünün internet sayfasında havai fişek atımı için müracaat edenlerden istenilen belgeler listesi var:   
Kullanılacak piroteknik maddenin cinsine, miktarına, bu maddelerin kullanılmasının talep edildiği yer ve zamana, bu maddelerin hangi amaçla kullanılacağı, kullanacak olan kişilerin bilgilerinin yer aldığı talep sahibinin vereceği dilekçe; 
Ateşleme işini yapacak olan ateşleyicilerin; mevzuat hükümlerine aykırı hareket edildiğinde her türlü sorumluluğu kabul ettiklerine dair verecekleri noter tasdikli taahhütname, Piroteknik maddeleri kullanacak gerçek kişi veya tüzel kişi tarafından alınacak tehlikeli maddeler zorunlu sorumluluk sigorta poliçesi aslı ve fotokopisi… gibi daha bir sürü şey.  

Görüldüğü üzere basit bir olay değil. Bir çok belge isteniyor da isteniyor. Buna rağmen her akşam bir yerlerden havai fişek seslerini duyuyoruz. Denetim var mı bilen yok.

Belediye'nin yasal izni var mı? Her gösteride Kabahatler Kanununa göre Belediyeye ceza mı kesiliyor. 
Ben de CİMER' e yaptığım bir başvuruda, Aydın Büyükşehir Belediyesinin havai fişek gösterisi  yapmak için ruhsat ve izinlere haiz  olup olmadığı ve bu işlemin yetkili kişilerce mi yapıldığına dair bilgi almak istediğimde, Emniyet Müdürlüğümüzden gelen cevapta, bu konuda Mahalli Çevre Kurulu ve Valiliğimizin aldığı kararlardan bahsedilerek uymayanlar hakkında yasal işlem yapıldığı belirtilip, belediyenin bu konuda gerekli izinleri aldığı belirtilmiş,

Ancak: Piroteknik maddelerin kullanılması (havai fişek atılması) ile ilgili özel ve tüzel kişilerce değişik zamanlarda yapılan müracaatlar ile ilgili olarak gerekli belgeler müdürlüğümüze verildikten sonra kullanılacak yer hakkında görevlilerimizce Aydın Valiliğinin 10.03.2016 tarihli Piroteknik Maddelerin Satılması ve Kullanılması 6.Maddesine “Şenlik ve İşaret Fişekleri ile Oyun ve Eğlence Aracı Olan Patlayıcı Maddeler, ormanlık araziler ile dinlenme ve çocuk parkları gibi ağaçlık alanlara, akaryakıt istasyonlarına, yataklı hizmet veren sağlık kurumları, eğitim dönemlerinde yatılı eğitim kurumları (etkinliğin gece/gündüz durumu göz önünde bulundurularak eğitim kurumlarının yatılı hizmet veren eklentileri), çocuk ve yaşlı bakım evleri ve konutlara 250 metreden az mesafede kullanılmasına izin verilmeyecektir.” hükmüne göre gerekli tahkikat yapıldıktan sonra izin verilmekte olduğu; belirtilmiştir.

Havai fişek gösterisinin yapıldığı şehir meydanının dinlenme parkı, çocuk parkı, konut alanı ve akaryakıt istasyonlarına 250 metreden daha az olan yakınlıkları göz önünde bulundurulduğunda verilen izin de ayrıca tartışmalıdır. 

Valilik yasaklamıştı
Hatırladığım kadarı ile Aydın Valiliği 2017 yılı Ekim ayında aldığı bir kararla il merkezi ve tüm ilçelerde havai fişek ve maytap kullanımını yasaklamıştı. Bu yasağa uymayanlara ise Kabahatler Kanununa  göre beşbin liraya kadar ceza verilmesi öngörülüyordu. 
(Haber metnine http://www.hurriyet.com.tr/aydinda-havai-fisek-ile-maytap-kullanimi-yasak-40605606 adresinden ulaşılabilir.)
Ne oldu da havai fişek kullanımı halen yapılıyor? Bu yasak yürürlükte değil mi? Belediyemiz cezasını ödemek suretiyle mi faaliyetine devam ediyor. Eğer öyle ise hem havai fişek parası hem de cezası milletin cebinden gidiyor. Değilse yetkililerin cevabını bekliyorum.

Bu gibi faaliyetler yalnızca bizim belediyemizde olmuyor ne yazık ki. Yakın zamanlarda duyarlı bazı belediyelerin (Örneğin Karaburun Belediyesi gibi:
https://www.izmirgundemi.net/karaburun-belediyesi-nden-ornek-karar-artik-havai-fisek-yok/8409/ ) yasaklamış olduğu gibi. 

Hayvanseverler Çerçioğlu'ndan bu konuda duyarlılık bekliyor.
Hayvanseverliğini her fırsatta dile getiren, Aydın şehrine ilkleri yaşatan Aydın Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Özlem Çerçioğlu'nun da duyarlılık göstererek önce kendi belediyesinde havai fişek gösterisi yapmayı durdurmasını, bunun da ilk adımını 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yapmasını, sonra da diğer belediyelere bunun öncüsü olması gerektiğini bütün hayvanseverler olarak bekliyor ve düşlüyoruz. 

Birkaç dakikalık zevkin nelere mal olduğunu bilen bir millet olarak bir kaç dakikalık görsel zevk için doğaya, insana hayvanlara zarar vermeyelim. Hayvanseverler olarak Belediye Başkanlarımızın, belediyelerimizin ihtişamlarını, büyüklüklerini, güçlerini sanatla, kültürle, hayvanı ve doğayı sevmekle, yeşili çoğaltmakla göstersinler istiyoruz. 

Yaklaşan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında havai fişeksiz bir kutlama diliyorum.  

30 Ağustos 2019 Cuma




"Mektup işin bahanesi.
 Adını yazmayı özledim."

Furüğ Ferruhzad'dan

Kış mevsimlerin, ölüm hayatın sonu:

"İnanalım
İnanalım soğuk mevsimin başlangıcına
İnanalım hayali bahçe harabelerine
İşsizliğin baş aşağı düşmüş oraklarına
Ve tutsak tohumlara
Bak, nasıl kar yağıyor."

En sevdiğim dizesi de şöyledir:

"Sevgi sözlerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplağım

Ve aşktandır benim bütün yaralarım" 

"Kuş ölür, sen uçuşu hatırla" Türkçe çevirisi Farsça orijinal şu şekilde 

"Uçmayı hatırla
Kuş ölümlüdür." 

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Hayatımızdaki Gereksiz Şeyler Üzerine-Minimalizm

"Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır." der Platon.
Minimalizm, son yıllarda popülaritesi giderek artan bir felsefi akım. Aslında basit bir anlatımla, daha küçük alanlarda, daha az eşyayla ve daha az tüketerek, sahip olduklarımızı daha etkili bir şekilde kullanmak, ihtiyaçlarımızdan fazlasına yer ve zaman ayırmamak olarak tanımlanabilir. Minimalistlik çok az şeye sahip olmak değil yalnızca gerekenlere sahip olmaktır. Minimalist yaşam; insan hayatındaki maddi ve manevi unsurları, ihtiyaçlara göre sınırlayıp en aza indirgeyerek, daha fazla odaklanabilirlik, hareket serbestliği, yaşam konforu ve kalitesi kazandıran yaşam şekli anlayışıdır.

Her birimizin evlerinde onlarca gereksiz eşya var. Birbirinin aynı takılar, gardroplarda büyük bir hevesle alınmış belki yıllardan beri giyilmemiş ya da çok az giyilmiş kıyafetler, ayakkabılar, mutfak dolabında birbirine benzeyen ve kullanılma sırasının kendine gelmesini bekleyen bardaklar, kaseler, internetten alınmış ve paketi açıldığında hayal kırıklığına uğranmış eşyalar. Her şeyden önemlisi seksen- doksan metrekaresi ile yetinebilecekken satın aldığımız ya da kiraladığımız büyük büyük evler. 

Bu akılsızca tüketim, bizi mutlu etmeyen bu şey, aynı zamanda doğanın da bozulmasına sebep oluyor. Atmosferdeki karbondioksitin miktarını arttırıyoruz. İhtiyacımız olmayan saçmalıkların üretimini güçlendirmek için kullandığımız yakıtların, kömürün doğal gazın yanmasına sebep oluyoruz.

Minimalizm üzerine seyrettiğim bir belgeselde Minimalist Ryan Nicodemus  şunları anlatıyor:
-İstediğim her şeye sahiptim. Ama aslında zavallının biriydim. Hayatımda koca bir boşluk vardı. Bu boşluğu, diğerlerinin yaptığı şekilde doldurmaya çalıştım.  Ivır zıvır bir çok şeyle. Kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum parayı, mutluluğa giden yolu satın almak istercesine. Bir gün mutluluğa ulaşabileceğimi sanıyordum. Ay sonunu anca getiriyordum, eşya için yaşar olmuştum. Ama yaşadığım söylenemezdi. Sonra 30 yaşıma yaklaşırken, yirmili yaşlarında olan en yakın arkadaşımda bir farklılık gördüm. Josh uzun zamandan beri ilk defa böylesine mutlu, heyecanlı görünüyordu. Sebebini anlamamıştım. Aynı şirkette çalışıyorduk. O da benimle beraber tırmanmıştı şirket basamaklarını. O'nu güzel bir öğle yemeğine götürdüm.. O'na sordum. "Ne oldu da bu kadar mutlusun?" Sonraki 20 dakika "Minimalizm" denen o şeyi anlatmakla geçti.

Minimalist Joshua Fields Millburn ise şunları anlatmıştı Ryan'a: 
"Minimalizmi keşfetmeden önce, hayatım tıpkı diğerlerinin hayatı gibiydi sanırım. Çok fazla ıvır zıvırım vardı. Yüzlerce, binlerce kitap, DVD  ve onlarca gereksiz şey, pahalı kıyafetlerle dolu dolaplar, hayatıma sorgulamadan aldığım onlarca şey. Onlardan kurtulmaya başladığımda, daha özgür, daha mutlu ve hafif hissetmeye başladım ve şimdi bir minimalist olarak her bir eşyamın belli bir amacı vardır ya da keyif veriyordur diye düşünüyorum. Bir yatağım, bir sandalyem ve bir radyom var. Yemek odasında bir kaç mobilyam var. Mutfağımda aletler var. Fazlalık hiçbir şeyim yok. Etrafımda gördüğüm her şey için kendime bir gerekçe göstermem gerek, başka kimseye değil. Bu şey hayatıma değer katıyor mu diye kendime sormam gerek. Eğer katmıyorsa ondan kurtulmam gerekecektir. "
Joshua Fields Millburn ve Ryan Nicodemus takım elbiseli ciddi bir iş adamlarından bir minimaliste dönüştükleri son beş yılını anlatan  bir kitap yazdılar. "Minimalizm-Anlamlı Bir Yaşam" Şimdi bu kitabı ve  daha azıyla daha bilinçli yaşamak için, basit bir yaşam mesajını anlatmak için geziyorlar ve bir dizi konferanslar veriyorlar insanlara.


İnsanlar kocaman evlerde yaşıyorlar ama aslına bakarsanız sahip oldukları alanı pek de kullanmıyorlar. Bir araştırma yapılıp insanların evlerinde gün içinde nerede dolaştıklarına dair bir harita oluşturuluyor ve dört kişilik ve ortalama bir eve sahip  bir ailenin bu sonuca göre evin belki % 40' ını kullandığı ortaya çıkıyor. Kimse yemek odasını kullanmıyor, kimse misafir odası ya da salonu kullanmıyor. Biz ne yapıyoruz, evin boş kalan bölümlerini doldurmak için eşya alıyoruz. Bir de bakıyoruz ki kullanmadığımız masalar, sehpalar, modasını geçtiğini düşündüğümüz eşyaların yerine aldığımız ve altı ay sonra onların da modası geçecek olan eşyalar.

Evlendiğimizde tıkış tıkış eşyalarla dolu bir evimiz vardı. Vitrinler, gümüşlükler, yılda sayılı kullanılan misafir yemek masaları, fiskoslar, sehpalar, dolaplar, aynalar, gereksiz vitrinleri doldurmak için alınan biblolar, misafirden misafire -belki- çıkarılan kristal bardaklar, falan filan. Yakın zamanda bunların hepsini elden çıkardık. Ya sattık ya da ihtiyacı olana verdik. Kimini kapının önüne çıkararak üzerine "İhtiyacı olan alabilir" yazdık. Yarım saat sonra kapının önünde hiçbir şey kalmamıştı. Kıyafetlerimizden, giyilebilir durumda olan ama aylardır belki de yıllardır  kullanmadıklarımızı ise zaten uzun zamandır bu tür eşyaları toplayıp ihtiyacı olanlara vermeyi görev edinen bir mahalle muhtarımıza bağışlamıştık. 

The Oprah Winfrey Show'un sunucusu olan Amerikalı tv programcısı Oprah Winfrey,  gardırobundaki ayıklanması gereken kıyafetleri eğlenceli bir biçimde tespit etmenin yolunu şöyle bulmuş; tüm kıyafetleri askıya ters yönde asıyor ve sonra giydiği parçayı askı doğru yöne bakacak şekilde düzeltiyor. Yani önce dolaptaki tüm giysilerinin askılarını aynı yöne bakacak şekilde düzeltiyorsun ve giydiklerini tekrar yerine asarken askıyı ters çeviriyorsun, böylelikle bir zaman sonra giydiklerin ve giymediklerin ayrışmaya başlıyor. Sonuç olarak 6 ay boyunca yönü değişmemiş askılar zaten “beni buradan yolla senin işine yaramıyorum” demiş oluyor.İlginç bir yöntem, denemekte fayda olabilir.

Daha az şeyin olduğu bir hayal düşünün. Daha az şey, daha az dağınıklık, daha az stres, daha az borç ve memnuniyetsizlik. Oyalanmadan yaşanan hayat. Şimdi daha fazlasıyla düşünün hayatı. Daha çok zaman, daha anlamlı ilişkiler, daha fazla gelişim, daha fazla yardımlaşma ve memnuniyet. 


Çok paranın sizi güvende tutacağını sanıyorsunuz. Sorun şu ki, daha çok kazanmanın kontrolü bizde değil. Ama daha az harcamanın kontrolü bizde. Daha aza sahip olarak, kontrolü ele alabilirsiniz ve daha aza sahip olarak aslında sahip olduğunuzu kendinize yetirmiş olursunuz.

Tüketim ile ilgili bir problemim yok. Asıl mesele zorunlu tüketim. Asıl sorun bir şeyi almak zorunda olduğunuz için almak. 

Hayatınıza aldığınız insanlarda da durum farklı değil. Hayatınıza da gereksiz insanların girmesine izin vermemelisiniz. İhtiyacınız kadar insan, ihtiyacınız kadar dost. Bazı dostlarınız ise eşyalar gibi değil. Kullanmadıklarınızı sizin ayrıştırmanız gerekmiyor. Zaten onlar bir şekilde kendileri ayrışıp gidiyorlar hayatınızdan. Her zaman sizinle aynı değerlere sahip insanlar ile dost olmalısınız. Arkadaş seçiminde de minimalist olmakta fayda var. İşe sosyal ağlardaki dost sandığınız arkadaşlarınızı temizlemekle başlayabilirsiniz. Silerken de kendinize şu soruyu sorun  "Bu kişi bana bir değer katıyor mu?" 

Daha azıyla bir hayat düşünün, etrafınızdaki karmakarışık hayattaki şeylerin engellemediği tutku dolu bir hayat düşünün. Hayal ettiğiniz şey, amacı olan bir hayat. Mükemmel bir hayat değil, kolay bir hayat değil, ama basit bir hayat.

Minimalizm aslında "bu deliliği durduralım" demenin bir yolu.
İnsanları sevin ve eşyaları kullanın, çünkü tam tersi işe yaramaz.      
Bu arada, dört kadın arkadaşımızın yeni açmaya hazırlandığı  "SALLAPATİ HOBİ KAFE"  evlerinizde kullanmadığınız eski koltuk, sehpa, sandalye gibi eşyalarınızı dönüştürerek, güzelleştirerek onları yeniden kullanmaya ya da satarak gelirinin bir kısmını sokak hayvanlarına yardıma ayırmaya talipler. Sizlerin onlardan yapacağı alışverişler de sokak hayvanlarına mama ve tedavi yardımı olarak geri dönecek. SALLAPATİ HOBİ KAFE' ye https://www.instagram.com/salla_pati09/" ve facebooktan ise SALLA PATİ yazarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Önemli Şeylere Dair Bir Belgesel-Minimalizm
https://kucukilhamkutusu.com/2018/09/03/minimalizm-yolunda-az-bilinen-cok-etkili-4-yontem/

3 Haziran 2019 Pazartesi

Yeniden dirilmek için gömülmek gerek

Orman diyor ki: "Yeniden dirilmeyi umuyorsan, toprağa gömülmen gerek, yalana değil. Bir ağaç gibi, köklerini derinlere sal ki karanlıkta büyüyebilesin." Aslı Erdoğan- Bir Delinin Güncesi

Bir yazarın ilk kitabını yayımlaması

"Bir yazarın ilk kitabını yayınlaması, bitkinin toprağı delip geçme anına benzer. Çok uzun , zorlu bir savaşımı atlatmıştır ama gerçek savaş henüz başlamaktadır." der "Bir Delinin Güncesi" kitabında Aslı Erdoğan. 
Yazan herkese sorulur: Neden yazıyorsun? Kolayca kabul gören yanıtlar şunlardır: Bu bir yaşama biçimi -varoluş biçimi- varoluş mücadelesi. Benim "ezberim" ise şöyle: Kendi sesimi duymak için"

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Özlemek

Mahir Ünsal Eriş'in Mart 2019 KAFA Dergisinden "Özlemek Bahsi" konulu yazısından:

"Özlemek fiil ya da durumu hemen her dilde kendini bambaşka bir zeminde bulur. 
Örneğin: Türkçedeki 'özlemek' '-öz' kökünden türetilmiştir,denir. Yani 'öz-lemek' bir şeyi, birini, bir yeri öylesine özünden saymak ki onun yokluğunda özünden, kendinden bir şeylerin eksildiğini hissedip azap duymak. Tabii, bir başka yorum daha olduğunu kaydetmem gerek. Özlemek fiilinin, 'ök-, öğ-' (akıl) kökünden türediğini, zamanla dönüşerek özlemek halini almış olan 'öğlemek/öksemek' fiillerinin 'akıldan çıkaramamak' kökenli olduğunu söyleyenler de var. ama yine de ilkine inanmak daha romantik geliyor elbette. Bu fiilin daha romantik, daha şiirsel bir karşılığı ise Farsça'da var. Farsçada 'seni özledim'  şöyle söyleniyor. 'Delem, berat teng şode' Bu ifadenin kelimesi kelimesine çevirisi, 'Gönlüm senin için sıkıştı.' dır. Altını çizmek isterim. Farsça konuşanlar için bu, şiirsel olsun diye böyle söylenen ya da  yalnızca edebiyatta kullanılan bir kalıp değil. Tam olarak ifade bu. 
Portekizcede ise, (eu sinto sua falta) 'Yokluğunu duyuyorum' denir. Fransızca ve İtalyancada ise 'sen bende eksiksin' gibi 'özleniyorsun' gibi. Tacikçede ise 'seni kaybettim' denir. Katalancada ise özlemek 'Eksikliğini buluyorum' biçimini alır. İngilizcede ise 'to miss' fiili aynı zamanda 'ıskalamak' demek olması da başlı başına ilginçtir.
Ama olayı asıl ilginç kılan şey bu duygu çeşitliliğidir. Örneğin görmek, yemek, konuşmak, ölmek gibi tüm fiiller bütün dillerde birebir karşılanabiliyorken özlemek fiilinin hemen her dilde  başka bir algılama ve ifade biçimini işaret etmesi bence çok büyülü...ama özlemek çok şahsidir. Herkes kendince özler, özlediğinde ne hissettiğini herkes kendi bilir. Bu, diller arasında bile bu kadar çok özlemi dile getirme biçiminin gelişmesine yol açmışken kim bilir insandan insana nasıl farklı hallere bürünür."      

17 Mayıs 2019 Cuma

Domuzu Kırmak


"..Genç yaşta birikip çoğalan hayal kırıklıkları ve korkuları içimdeki kumbarayı parçalamak zorunda kalmadan çıkarmanın bir yolunu bulmuştum. buna yazmak deniyordu."
Edgar Keret'in "Domuzu Kırmak" adlı kitabından 



14 Mayıs 2019 Salı

Kalan'dan kalan

Leyla Erbil'in Kalan adlı kitabından güzel satırlar:

"kapalı mı zihin
ortaklaşabiliyor mu başka zihinleriyle dünyanın
sınırlanmış mı alçaklık taşlarıyla
sınır tanımaz mı
özgür mü alabildiğine"  

Bu kadar güzel anlatılabilir erkeklerin kadınlara ilgisi ve onların yüz vermeyişi. Ne güzel bir benzetmedir labirent benzetmesi kadın cinsel organı için.

"Öyle bir zamanın oldu ki
erkekler fır dönüyor çevremde
bayılıyorlar içinden çıkamayacakları labirentime girmeye
oysa hiçbirinin eline vermemiştim
ucunu ibrişimden ipimin" 

"İntihar soylu ve kişisel bir seçimdi
'canlıbomba' ise bir seçilme
neden kendini öldürdüğünü nereden bileceksin"

"...ellerinin çizgisi ellerime benzeyen sevgilim...ben hep yanındayım."

Hazreti İbrahim için kitapta çokça geçen bölümlerden biri: "Şimdi bir peygamber masum bir çocuğu kesecek
neden
yaranmak için tanrıya
tanrı korkusundan mı"

"Ben öldüğüm zaman tabutumu senin süslemeni istiyorum. O yeşil örtüyü üzerimde istemiyorum.."
Aslına bakarsanız ben de istemiyorum böyle bir görüntüyü. Geride kalanların üzüntüsünü, duygusallığını daha da arttırıyor sanki üzerinde arapça yazılar bulunan o yeşil örtü. Renkli, capcanlı bir bez örtülebilir. Beni hatırlatan kıyafetler ya da ölürken üzerimde olan kıyafetler olabilir bak. Tabi hasta yatağımda öldüysem üzerinde kan olmayan kıyafetler.  

"...Tanrı dans ve şarkıyı kötü şeyleri unutmamız için yarattı, dedi...şarkı ve dans içimizi güzelleştirir, dedi...dans edince İshak mutlu olur mu dedim. olur dedi annem, şarkı ve dans ölüleri de mutlu eder şarkı geçmişi gelecekle bir yapar, canlandırır. babamı da canlı mı kılar, dedim. Yüzünün yelkovanı durdu.. Onu da dedi."  Dans bilmiyorum. İnşallah günah değildir bu.





5 Mayıs 2019 Pazar

Neredesin Ütopya?

O gün erkenden kalktım. Günlük işlerimi yapmak üzere sabahın ilk ışıkları ile evden çıktım.  Kapıdan çıkar çıkmaz yan apartmandaki komşumun gülümseyen yüzü ile beni selamlaması günümün güzel geçeceğinin bir işaretiydi sanki. Ardından karşımdan gelen ve bir an göz göze geldiğimiz tanımadığım bir adamdan hafif gülümseme eşliğinde bir baş selamı aldım. Şehir merkezine doğru kenarları  ağaçlı caddelerden, yeşillikler içinde parklardan geçerek yürümeye başladım. Yöneticilerimizin ekoloji ve doğal dengenin korunması için verdikleri önem şehirde  yeşil alanların ve böylece temiz havanın  daha da artmasını sağlamıştı. Tükettiğimiz enerjinin ve doğal kaynakların  tekrar kazanılmasını sağlayacak  sistemi kurdukları için  önümüzdeki yıllar için endişelenmemize gerek yoktu nasılsa. 

Önümde yürüyen yaşlıca bir adam elindeki sigara izmaritini yere atınca hemen önünden geçen genç onu uyardı. “Özür dilerim galiba elimden düştü” diyerek utangaç ve mahcup tavırlarıyla yerden izmariti alan adam hemen onu cebine soktu.  Caddeler her zamanki gibi tertemiz olduğundan yerdeki bir sigara izmariti bile dikkat çekiyordu. Belediye kısa bir süre önce temizlik işçilerini, çok fazla işçilere iş düşmüyor, sadece çöp konteynırlarını topluyorlar, halk temizlik konusunda zaten gereğinden fazla duyarlı  diyerek başka birimlere kaydırmıştı zaten.   

Derin derin nefes alarak şehrin caddelerinden yayılan portakal çiçekleri  ile yol kenarlarındaki envai çeşit çiçek kokularını burnuma çeke çeke yürüyordum. Burnuma ne sanayi atıkları kokusu ne de bir zamanlar burnumuzun direğini sızlatan jeotermal ve kömür kokuları gelmiyordu artık. Isınmada kömür de uzun yıllardan beri kullanılmadığı için çevre kirliliği diye bir şey tarihe karışmıştı. Güneşin gücünü keşfettiğimiz, bu müthiş kaynağı depolayarak hem ısınmada hem de enerji üretiminde yaygın olarak kullanmaya başlayalı da yıllar olmuştu.

Bunları düşünürken kaldırımdan inmişim. Yanımdan sessizce geçen aracın sesiyle bir anda ürperdim. Bu yeni arabaların sessizliği güzeldi de yanınızdan geçtiğini bile duyamıyordunuz ya o kötüydü. Aslında çok da araç yoktu ortada. Eskiden olsa egzoz sesinden ve  gereksiz çaldıkları kornalarından hemen fark ederdiniz araçları. Elektrikli ve güneş enerjili araçlar  o kadar yaygındı ki  insanlığın dünyanın kanı petrolü dünyanın kalbinden söküp almasına gerek kalmamıştı. Elbet petrol de sonsuz bir kaynak değildi. Bir gün bitecekti. İnsanoğlu bunu zamanında öğrenmişti. Çok fazla araç yok derken insanların toplu taşımaya yönelmesinden  bahsediyorum tabi ki. 

Şehir merkezine beş kilometre mesafede yeşillikler içinde yapay bir gölün etrafında oluşturulmuş doğal yaşam parkına doğru gidip yanıma aldığım kitabımı okumaktı asıl evden çıkış amacım. Metro hatları şehrimizin en ücra köşesine kadar ulaşıyordu. Hem de sosyal devlet ilkesi gereği herkesin rahatça kullanmasına imkan sağlayacak ölçüde makul bir bedelle hizmet veriyordu nasılsa. Metro durağına doğru yönelirken yolun kenarındaki bisiklet yolundan kendi halinde bisikletiyle geçen kadın sanki tanıdık geldi. Belediye Başkanı değil miydi o? Diyorlardı ama görmemiştim. Yeni seçilen başkan belediye binasına bisikleti ile gidip geliyormuş. Bunu gören şehrimizin genç Valisi de başkandan özenerek  Valiliğe bisikletle gidip gelmeye başlamış. Hem de yalnız başına. Koruma falan da yoktu belediye başkanının önünde ya da arkasında. Öyle ya kendisini başkan olarak seçen halktan ne zarar gelebilirdi ki. 

Aslında yaşadığımız şehir ülkemizin diğer şehirleri gibi suç oranı çok  düşük yerleşim yerlerinden biriydi. Kolay kolay tartışma bile yaşanmazdı. En son karakola intikal eden tartışma ise 4 yıl önce,  bir sokak kedisi yüzünden çıkmıştı. Tabi buna suç denilebilirse. İki komşudan birinin, kapılarının önünde yaşayan sokak kedisini hazır mamayla, diğerinin ise yemek artıkları ile beslemek istemesi üzerine çıkan tartışma sonucu  iki hayvan sever biraz itişmiş, birbirlerini hayvana yanlış besleme yöntemi uyguladıkları konusunda suçlamışlardı. Sokaklarında buna benzer yüksek sesle tartışma ortamını uzun süre görmemiş olan mahalle sakinlerinin şikayeti üzerine konu karakolluk olmuştu.       
    
Bunları düşünürken yanımdan birbirleriyle İngilizce şakalaşarak geçen ilköğretim öğrencilerini gördüm.  Onların arkasından da yarım yamalak Türkçeleri ile yabancı üniversite öğrencileri geçiyordu. Çoktu öğrenci şehrimizde. Çünkü burada yıllar öncesinde kurulan üniversite, başarılı yöneticileri ve işlerinin uzmanı idarecileri sayesinde özellikle tıp ve veterinerlik alanında Avrupa çapında isim yapmış dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girmişti. Bunun sonucu olarak bütün dünyadan şehrimize her yıl yüzlerce yabancı öğrenci geliyordu. Üniversite yalnızca  öğrencileri değil,  kalp ve beyin cerrahisi konusunda dünya çapında uzmanlaşmış hekimlerimizde muayene olmak için binlerce hastayı misafir ediyordu.

Metro durağında banka oturmuş beklerken yanımda oturan  60-65 yaşlarındaki karı koca olduğunu tahmin ettiğim iki kişi ellerinde Avrupa ülkelerine tur düzenleyen bir firmanın kataloğunu  inceliyorlardı. Vakit geçsin diye biraz sohbet ettik. “Nereye yolculuk?” dedim. “Fransa’ya” dediler. “İtalya’da iyidir” dedim. “Geçen yıl gittik.” dediler. “3 yıl önce devlet memurluğundan  emekli olduk, emekli ikramiyemizle çocuklarımıza birer  ev aldıktan sonra her yıl bir ülkeye gitmeye karar verdik. Allah devletimize zeval vermesin, çalıştığımızın karşılığını aldık. Çocuklarımız üniversitede okuyor. Çok şükür. Bizim çektiğimiz üniversite sınavı sıkıntısını onlar çekmedi. İstedikleri meslekle ilgili üniversiteye girdiler. Zaten ülkedeki üniversitelerin hepsi aynı ayarda. Yurt dışından buraya öğrenci gelirken biz yurt dışına göndermeyi zaten düşünmedik.” dediler. 

Bu arada fazla beklemeden  gelen metro vagonuna atladım. Oturduğum koltuktan hafif başımı yana uzatarak  geleneksel adetimiz olduğu üzere yanı başımda oturan vatandaşın elindeki gazetedeki başlıklara bakmak için şöyle bir kafamı uzattım. 

“Enflasyon rakamları açıklandı. Bu yıl enflasyon geçen yıla oranla binde 2 artarak yüzde 3.2 oldu. Binde 2'lik bu artış iktidarı ve halkı rahatsız etti.”

“Düşük enflasyona rağmen yapılan yüksek maaş zammını fazla bulan  Memur Sendikaları, üyelerinin  bu ayki maaş farklarını Küresel Isınma İle Mücadele ve Ekolojik Dengenin Korunması Vakfına” bağışlayacaklarını açıkladılar.” 

“Uzlaşmacı tutumuyla son on yılda batı ve ortadoğudaki siyasal ve etnik gerginleri daha başlamadan bitiren ve ülkeleri silahsızlanmaya teşvik ederek dünyanın daha yaşanabilir bir hale gelmesini sağlayan Cumhurbaşkanımızın Nobel Barış Ödülünün tek adayı olduğu açılandı.”  

“Tarımsal üretimde  yine Avrupa’nın en büyüğüyüz. Almanya ve İtalya’ya ihraç edilen bazı tarımsal ürünlere sınırlama getirildi. Bulgaristan’a saman ihracatı son beş yılın en yüksek rakamına ulaştı”

“Güney Amerika ülkelerinden Arjantin, Peru ve Şili’nin büyükbaş hayvan talebini karşılamak üzere 2 gemi dolusu sığır Mersin Limanından yola çıktı.”  

“Şampiyonlar Ligi finalinde  iki Türk takımı Fenerbahçe ve Galatasaray bu akşam karşı karşıya gelecek. Geçen hafta iki takım arasında oynanan Süperlig  maçını ise Galatasaray, rakibinin sahası Kadıköy’de  6-0 kazanmıştı.”  

“Türk otomotiv sektörünün işgücü ihtiyacına çare olmak için Almanya’dan gelen ilk işçi kafilesi Haydarpaşa Garına iner inmez sağlık kontrolünden geçirildi.”

“Turizm Bakanı bu yıl da geçen yılkı gibi ülkemize gelecek turist sayısında kısıtlama getirileceği ve özellikle İspanyol turistlerin sayısında sınırlamaya gidileceğini açıkladı.”

Yine bir sürü sıradan sıkıcı haberler.

Metrodan iner inmez ellerinde pankartlarla belli ki bir şeyleri protesto eden öğrenciler çevirdi etrafımı. “Bir imza verir misiniz acaba?” dediler. “Ne için bu imza evlat?” dedim. Geçen ay çıkan kitapları kütüphanede bulamadıklarını, üç ay öncesinin kitaplarının geldiğini söylediler. Çocuklar haklılar. Kimsenin gençleri geçen ay çıkmış kitapları okumaktan alıkoymaya hakkı yok. Gerçi kitap fiyatları çok ucuz ama onlar kütüphanede okumayı seviyorlar. Saygı duymak lazım.  

Tam parka girmek üzereydim ki, kalabalık bir taraftar grubunun karşımdan geldiğini gördüm. Yanlarına yaklaşınca bu akşam Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaşacak Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarının birlikte kol kola  marşlar söyleyerek  maçın havasına  girmeye başladıklarını anladım. Kazanan şimdiden belli olmuştu. Yolun kenarında da üçüncü büyük Beşiktaşlılar alkışları ile onlara destek veriyorlardı.

Marşların tınısına ayak uydurup kendimi kaptırmışken yanımızdan hızla korna çala çala  geçen kamyonetin arkasından sinirle istemsizce söylendim. Dur şunun plakasını alayım derken hızla uzaklaştı. Ancak hayal meyal kamyonetin arka camına yazılmış iki kelimeden ibaret şu sözcükleri okuyabildim.

“NEREDESİN ÜTOPYA”….

…………………………………………….

 TDK Türkçe Sözlüğe göre ÜTOPYA, “Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, fantastik” anlamında iken  Avrupa dillerinde "İdeal devlet" olarak anlam kazanmış, Türkçe de “Gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı ya da düşünce, bilimselliği olmayan” bir kavram anlamında kullanılmaktadır.

Aracının arka camına  “NEREDESİN ÜTOPYA” yazdıran ve yük taşımacılığı yapan  abimiz bu yazının hikayesini şöyle anlatıyor: Kamyonetin arkasına “NEREDESİN” yazdırmak için tabelacıya gittim.  Üniversiteli bir genç geçiyordu o sırada. Okumuş bu benim yazıyı. Abi yazının altına bir de ÜTOPYA ekletsene dedi. ÜTOPYA ne ola ki dedim. “Gerçekte olmayan hayali bir ülke dedi” Hoşuma gitti ben de yazdırdım. Benim “NEREDESİN” oldu “NEREDESİN ÜTOPYA”  Yazı şimdi herkesin ilgisini çekiyor. Durdurup soran var. 

Bir gün siz de Ütopyayı ararsanız, taşıdığı yükün yorgunluğunu atmak için çoğu zaman park halinde durduğu  Aydın Vergi Dairesinin ara sokaklarında bir yerlerde bulabilirsiniz. 

                                                                            Mehmet Tekinbaş




     

3 Mart 2019 Pazar

Göz vesile, asıl gören, gördüren yürek değil mi?

"Benzer bir şaşkınlığı Braille alfabesinde (görme engelliler için hazırlanmış alfabe) Küçük Prens'le karşılaştığım zaman da yaşamıştım. Kitabın kabartmalarında parmaklarımı gezdirirken acaba resimleri nasıl algılıyorlar ki diye düşündüm başta. Zor gibi gelmişti çünkü o an. Yıllar önce dersine girdiğim, şu an avukatlık yapan eski bir öğrencim var, görme engelli. açıp telefonu ona sordum, parmaklarla resmi görmek nasıl mümkün oluyor diye. Nereden aklıma geldiğini sordu, bun de durumu anlattım. Gülerek hiç unutmayacağım şu sözleri söyledi bana. "Hocam kitabı bir daha okuyun bence. Orada gerçekten görmek denilen şeyin gözle alakasını olmadığını anlatmıyor mu Küçük Prens?" Yine utanmıştım. Biraz lafı geveleyip kapattım telefonu. Doğru ya, göz de parmak da vesile, asıl gören, gördüren yürek değil mi?"

Ali Lidar'ın "Kişisel Edebiyat Atlası" kitabından Antoinne de Saint-Exubery ile ilgili bölümünden.

Mükemmel yazı

"Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında ulaşılır" diyor "Küçük Prens" in yazarı Antoine de Saint Exupery

28 Şubat 2019 Perşembe

Aydın'da Yaşamak


Aydın’da yaşamak,

Milli mücadelenin bizzat içinde olan halkı gibi,  İstiklal, Cumhuriyet, Zafer, Kurtuluş  gibi milli mücadeleye atıfta bulunan isimleri olan  mahallelere sahip olmaktır. 

Aynı zamanda,  Dalama, eski adlarıyla Aşağı Domalan   ve Yukarı Domalan, Damarası gibi kelime oyunlarına elverişli mahallelerine de sahip olmaktır. 

Grinin olmasa bile yeşilin her tonunu görebileceğiniz envai çeşit otun olduğu haftanın hemen hemen her günü kurulan pazar yerlerinden alışveriş yapabilmektir.

Günde dört mevsimi yaşamaktır. Öyle ki  sabahın kuru ayazında kabanla evden çıkar, öğleden sonra kendinizi piknik programı yaparken bulabilirsiniz. Dönüşte  ıslanmadan eve dönebileceğinizin de garantisi yoktur.

Cadde kenarlarında bolca bulunan turunç ağaçlarındaki turunçları, şehre ilk gelenlerin  portakal sanarak toplayıp yerken, ekşimiş yüzlerine bakıp  gülmektir.

Evliya Çelebinin tanımıyla  dağlarından bal (incir),  ovalarından yağ (zeytin) akarken,  son zamanlarda  ovalarında jeotermal dumanı tütmesiyle birlikte dağlarından da artık eski kalitesinde bal akamamasını çaresizce seyretmektir.

Sabah odanızın penceresini açıp kuş sesleriyle, mis gibi havasıyla uyanmaktır,  demek isterdim ama ne yazık ki güne jeotermal santrallerden gelen çürük yumurta kokusunu duyarak başlamaktır.

Tarımsal, sanayi ve teknolojik  ihracatını bilmem ama bütün Türkiye’ye  Karacasulu, Yenipazarlı ve Bozdoğanlı pide ustaları ihraç etmektir.

Neredeyse her gün bir köşe başında lokma hayrı yapıldığından, açlığını gidermek için başka bir şeye ihtiyaç duymamaktır. 
Sağcısının ayrı, solcusunun  ayrı sahiplendiği Adnan Menderes’e yaşarken sahip çıkmamak, idamına sessiz kalmak, ölümünden sonra  sevgi gösterisi olarak markete, bakkala, kasaba resmini asmaktır. 

Yıllarca sağ partilerin kalesi iken nasıl sol parti kalesi olunduğunu anlayamamaktır.

Son yıllarda yeni yerleşim yerleri ve  mahalleler oluşmasına  rağmen şehrin “Mecburiyet Bulvarı” Adnan Menderes Bulvarında adım başı açılan  çiğ köfteci, tavuk dönerci kokusuyla çakma parfümcü kokusunun birbirine karışmasına şahit olmaktır.

Ege şivesi ile konuşan  biriyle asla kavga edememektir. Hadi ettiniz diyelim.  Ege şivesiyle yapılan küfürleri duyunca dayanamayıp  gülmek, ardından   ”Ne gülüyon len” diye suratınız ortasına yumruğu yemektir. 

Okulların kapanması ile birlikte yazlıklara ve deniz kenarına akın eden halkı nedeniyle hafta sonu dışarı çıktığınızda izine çıkmış asker ve polislerle kendini kışlada dolaşıyor sanmaktır.

Bir yandan İzmir’in, diğer yandan Denizli’nin sıkıştırmasıyla, yıldız futbolcular arasında  kendini göstermesi imkansız  yerli futbolcu gibi, ne yaparsa yapsın, kendini ne kadar geliştirirse geliştirsin yine de bir İzmir, bir Denizli olamamanın,  acısını çekmektir. 

Nisan başından Kasım sonuna kadar yaz mevsimi yaşamaktır.
Doğuda kar tatili yapılırken, Yazın 45 derecenin üzerine çıkan  yüksek sıcaklar nedeniyle “Sıcak tatili”  yapmaktır.

“Bıyıksız Efe olu mu len !” diyerek Yörük Ali Efe heykeline sonradan bıyık taktıran halkının, seçtiği kadın belediye başkanına “Topuklu Efe” demesine anlam verememektir.
  
En yakın havaalanının 1 saat uzaklıkta olmasına rağmen,  hayatında hiç uçağa binmemiş, uçakla işi olmayan  vatandaşların bile  “Aydın’ a havaaalanı da havaalanı” diye tutturduğuna şahit olmaktır.
Nasıl olduysa hala kendilerine “Plaka 09 buçuk Nazilli” dememelerine şaşırmak, İl merkezine yalnızca 45 km mesafede yaşayan Nazillililerin her fırsatta İl olmaya çalışma sevdalarını takdir etmektir.  

Herhangi bir köyünde,  yerel şiveyi geçtim köylülerin hızlı konuşmasını bile zor anlamaktır.

Televizyondaki Ege dizilerinde oyuncuların ege şivesini yapamayışlarına gülmektir.

Şehir merkezindeki trafik karmaşasına üzülmek, zaten rezalet durumdaki şehir içi yollardaki “hız tümseği” adı verilen, ancak tümsek tanımını  aşan  “küçük tepecikleri”  yaratan belediye başkanını oto sanayi esnafının ne kadar sevdiğini görmektir.

“Ne ara şehir olduk biz” derken, evlenmek için yaşı büyütülmüş genç kızlar gibi  bir anda büyütülerek “Büyükşehir” olunmasına şaşırmaktır. 

Trafiği rahatlatmak için yapılan battı çıktının tren yoluna paralel olmasına ve trafiği daha da karıştırmasına boşuna kafa yormamaktır.

Trafik kurallarına sürücüsüyle, yayasıyla uymamak, şehir içinde trafik ışıklarına riayet etmemektir. Yayalar için konulan trafik ışıklarının boşuna konduğunu düşünmektir. 

Aldığı aşırı göç nedeniyle sokağa çıktığınızda her milletten, her memleketten, her kökenden  insanı görebilmektir.

Buraya tayini çıkan memura, “Aydın’ı nasıl buldun” diye sorunca “Böyle şehirde yaşanır mı? Hiç sosyal faaliyet yok, gezilecek yeri yok aman desem!” diye sitemkar cevaplar duyup,  aynı kişilerin emekli olunca ev alarak Aydın’a yerleştiğini gördükten sonra  yine kendisinden Aydın hakkında yaptığı övgüleri dinlemektir.

İstanbul’da Gezi Parkında kesilen ağaçlar için ayaklanan  vatandaşlarının,  fastfoodçu açmak için  şehrin yemyeşil güzelim meydanındaki ağaçların kesilmesine sessiz kalmasına şaşırmak, şehrin içinde nefes alınan yeşillikler içinde, her çeşit ağacın bulunduğu sulu parkın beton parka dönüşmesini çaresizce izlemektir.

İşlerini büyütüp yatırım yapmayan, ama parayı bulunca yazlık alan, arabayı sıfırlayan, ikinci, üçüncü, dördüncü, onuncu evini alan, Aydın’da kazandığı parayı İzmir’de İstanbul’da harcayan  iş adamlarının, kahvede oturan genç işsizler için “Boş boş oturup okey oynuyorlar, çalışsalar ya!” deyişini derin bir offf çekerek dinlemektir.

Hal böyle iken diğer yandan, işsizlikten yakınan ama iş beğenmeyen genç ve dinamik kalabalığın çocuklarının geleceği için endişe duymaktır. 

Modern kafelerinde macchiatonuzu yudumladıktan sonra,  girdiğiniz ara sokakta bardakta kar helvası alabileceğiniz, çay ocaklarında ise  koruk suyunu tadabileceğiniz mekanları bir arada  bulabilmektir.

Aynı çay ocağının önünden geçerken klasikleşmiş  “Bene bi çay yap” cümlesini mutlaka duymaktır. 

Her şeye rağmen tarihi, turizmi, iklimi, doğal güzellikleri ve adı gibi aydın insanların çoğunlukta olduğu bir şehirde yaşadığınız için başkalarınca içten içe kıskanılmaktır.
  
Yaşarken “Şurdan bir kurtulsam” demek,  ayrı kalınca deli gibi özlemektir.

Tarihçi Heredot’un Aydın için tanımladığı gibi,  “En güzel gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünde” yaşamaktır.



3 Şubat 2019 Pazar

Hepimiz Gerçekten Aynı Gemide miyiz?


1997 yılı yapımı “Titanik” isimli filmi hatırlarsınız. Filmde 1912 yılında çıktığı ilk seferinde bir buzdağına çarparak batan Titanik adlı gemide geçen bir aşk hikayesi anlatılıyordu. Gemiye, üçüncü sınıf biletle tesadüf eseri  binmiş fakir oğlan Jack  (Leonardo Di Caprio) ile birinci sınıf yolcu olan soylu bir ailenin zengin kızı Rose’un (Kate Winslet) tanışmaları, geminin batmasına kadar giden süreçte yaşadıkları güzel anlar  geminin  batmaya başlaması ile birlikte dramatik bir şekle bürünmüştü. Normalde bir araya gelmesi pek mümkün görülmeyen aristokrat bir aile kızı ile alt tabakadan  bir erkek, ölüm kalım mücadelesini birlikte vermişlerdi.
Jack ve Rose aynı gemideydiler, aynı yerden yola çıkmışlardı ve aynı yere  gidiyorlardı  ancak aynı şartlarda yolculuk etmiyorlardı.  Rose, gemide bol yıldızı bir otel lüksüne sahipken, Jack geminin en alt katında sefil bir yolculuk yapıyordu.

Neyse biz gelelim bizim gemiye.

Geçtiğimiz aylarda, ekonomide kötü gelen verilere döviz kurlarındaki hızlı artış da eklenince, özel sektör ciddi bir borç kriziyle karşı karşıya kalmış, büyük sermaye grupları bankalara olan kredi borçlarını yapılandırma yolunu seçerken, iflasın eşiğine gelen pek çok şirket konkordato başvurusunda bulunmaya başlamıştı. Ekonomideki bu duruma ilişkin değerlendirmelerde bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek, “Bu gemi yürüdüğünde hep birlikte kazandığımız gibi, delinip su aldığında da hepimiz aynı akıbete düçar olacağız” açıklaması yapmış bunun üzerine sosyal medyada  "#AynıGemideDeğiliz" etiketiyle kampanya başlatılmıştı.

Kampanyaya katılan yurttaşlar, "Bu krizin yükünü, krizi kim yaratmışsa o ödemelidir" dedi ve fedakarlığı halktan isteyerek ekonomideki kötü gidişatın faturasını yoksullara kesmek isteyen iktidara tepki gösterdi. Ankara’daki Türkiye Eczacılık Kongresi’nde konuşan CHP lideri Kılıçdaroğlu ise; “Ekonomik krize karşı milli bir duruş sergilenecekse herkes gelirine göre bedel ödemelidir. Çok kazanan çok, az kazan az bedel ödeyecek. Ancak bu şekilde gerçek anlamda bir milli duruş sergilenebilir” dedi.
İki liderin de haklı olduğu taraflar yok değil. Herkes “Türkiye” adlı gemide fakat  bu gemide Titanik örneğinde olduğu gibi eşit şartlarda yolculuk edilmiyor. Çünkü ciddi anlamda bir gelir adaletsizliği söz konusu ve Türkiye'de en zengin yüzde 1 ile en yoksul yüzde 50 arasındaki gelir payı makası özellikle 2007 yılından sonra gitgide açılıyor.

Türkiye gelir adaletsizliği bakımından Avrupa'nın en kötü ülkesi.Her 100 Kişiden 15'i yoksulluk sınırı altında yaşıyor, halkın yüzde 49,7'si ise ciddi ekonomik sıkıntıyla karşı karşıya.
Dünya iktisat çevrelerinde "21. Yüzyılda Kapital" başlıklı kitabıyla ses getiren Fransız iktisatçı Thomas Piketty ve arkadaşlarının hazırladığı veri bankasına göre Türkiye'de özellikle son üç yılda gelir adaletsizliği giderek artıyor. 

Gelir dağılımını incelemek için geliştirilen çeşitli yaklaşımlar var. Bu yaklaşımlardan biri, toplumdaki en yüksek gelire ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların  karşılaştırmasıdır.  “TÜİK 2015 yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” sonuçlarına dayanılarak yapılan hesaplamalara göre, Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimin gelirden aldığı payın, en yoksul yüzde 20’nin aldığı paydan 7,6 kat daha fazla olduğu belirtiliyor. Yani en yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 46  iken, en yoksul kesimin toplam gelirden aldığı pay sadece yüzde 6,1. Bu durum açıkça, toplumu oluşturan fertler arasında derin bir uçurum olduğunu göstermektedir. Yine Türkiye İstatistik Kurumu, “2017 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” sonuçlarına göre Türkiye’de en yüksek ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri 30.895 TL ile İstanbul birinci olurken, 9 bin 872 lirayla Mardin, Batman, Şırnak, Siirt en düşük il olmuştu. Gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu il İstanbul olurken, en düşük olduğu iller ise Erzurum, Erzincan ve Bayburt oldu.

Bununla birlikte, OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sırada yer alan Türkiye maalesef küresel ekonomik krizden ciddi şekilde etkilenmiş olan İtalya, İspanya, Yunanistan ve Portekiz gibi Avrupa ülkelerinden daha yüksek bir gelir dağılımı eşitsizliğine sahip.

Bir vergi uzmanı değilim ancak vergi yükünün ücretlinin  sırtında olduğu, lüks harcamaların vergisinin düşük, zorunlu harcamaların vergisinin yüksek olduğu mevcut ekonomik sistemde gelir makasının açılmaması ihtimali yok.

“Geminin su almasına, buz dağına çarpmasına sebep ben değilim, bunun suçlusu gemiyi idare eden kaptandır” “Kim batırdıysa o çıkarsın arkadaş” diyerek sorumluluktan kaçmanın ne yazık ki kimseye bir faydası bulunmamaktadır. Aynı gemide olmanın,  yolcular arasında ve geminin kendisiyle bir kader ortaklığı  durumu yarattığını unutmamak gerek. Bir de aynı gemide olmaktan öte asıl kader birliği ve eşitlik  ise işler kötü gidip, gemi su almaya  başlayınca herkese yetecek kadar filika ve can yeleği olup olmamasıdır. Bunun da önlemini alacak olan kaptandır, idarecilerdir.

Titanik filminin sonunu hatırlamayanlara tekrar hatırlatmak isterim. Gemi su almaya başlayınca, herkes aynı gemide olmasına rağmen zenginler önce filikalara bindirilmiş, kazan dairesinde, geminin alt katlarında yolculuk edenler ise ilk boğulanlar olmuştu. Alt tabakadan, yani vergi yükü sırtında olan ve düşük gelirli fakir oğlan Jack ise, asil, soylu,  hane halkı geliri yüksek tabaka üyesi Rose’u kendi canını feda ederek ölümden kurtarmıştı.    

Siz yazının son cümlelerini okurken ben en iyisi  Yip Harburg’un “We’re in the Same Boat” (Aynı Gemideyiz) adlı şarkısını dinleyeyim: 

“Hepimiz aynı gemideyiz, kardeşim,
Hepimiz aynı gemideyiz kardeşim,
Ve eğer bir tarafından sallarsan,
Diğer tarafın temellerini yıkarsın
Bu aynı gemi, kardeşim.”


26 Ocak 2019 Cumartesi

Nefret Ederim


Günlük hayatta yaşamaktan nefret ettiğim şeyleri yazdım. Umarım sizin de okurken “ben de valla aynen” ya da “Yok artık ondan da nefret edilir mi?” dedikleriniz olacaktır.

* Kadınlara “şu mu olsun? Yoksa bu mu?” diye sorduğumda "farketmez" cevabını almaktan,

* “Yok” deyince “hiç mi yok” diyenlerden.

* Çay bahçesinde masaya oturur oturmaz tepemde biten garsondan.

* Restoranda ayrıntılı sipariş alır gibi yapıp her şeyi yanlış getiren garsondan.

* "Alır mısınız" diyerek ikramda bulunduğum  kişinin "teşekkür ederim" demesinin, "Evet istiyorum mu?"  "Hayır istemiyorum mu?" demek olduğunu anlamamaktan, 

* Parmak arası terliğin, ısrarla orta parmak ile işaret parmağı arasına girmeye çalışmasından,

* Ben selam vermeden selam vermeyenlerden.

* Giydiğim pantolona en uygun gömleğin, ütüsüz ya da kirli sepetinde olduğunu görmekten,

* Diyabet hastası olduğumu bilmelerine rağmen dostlarımın tatlı ikramı ısrarlarından,

* Günlerce seyredeyim, seyredeyim diye merak ettiğim filmin tırt çıkmasından,

* Evde tezgah bulaşıkla dolu olduğunda, bulaşık makinesinin kapağını açtığımda  makinenin dolu olduğunu görmekten,

* Egzozunu öttüre öttüre yanımdan geçen mobiletten,

* Yanımdan sessizce geçtiğini sonradan fark ettiğim elektrikli motordan,

* Radarı selektörle haber veren şoförlerden,

* Gereksiz yere sis lambası yakanlardan,

* Yaya geçidinde kibarlık yapıp  yol veren, ancak vücut diliyle bariz “Geç hadi geç” diye abartılı el işareti yapan şoförlerden.  

* Araç kornasıyla birbiri ile konuşanlardan.

* İki arabalık yere tek araba park eden şişmiş egolulardan,

* Vites kolundaki tespihten.

* Menüsünde fiyat yazmayan restoranlardan,

* Mağazaya girer girmez peşinde dolaşan mağaza çalışanından.

* İki elimde poşet varken telefon çaldığında, poşetleri yere koyup, çantadan telefonu çıkarıp, arayanın yanlış numarayı aradığını görmekten,

* Dolu çöp poşetini, boş çöp poşetine sığdırmaya çalışmaktan,

* Paralı benzin istasyonu tuvaletlerinden. Aynı tuvaletlerin kapısını iterek değil de tokmağını çevirerek açmak zorunda kalmamdan.

* “Bir” tane simit istediğim fırıncının, her defasında " Bir tane mi?" diye sormasından,

* Apartmanın dış kapısının önünde, sıkışmış bir halde acil tuvalete yetişmem gerektiğinde, çantadan anahtarı arayıp, en sonunda bulduğumda, meğer kapının açık olduğunu görmekten,

* Beni telefonla konuşurken gördüğü halde, aynı zamanda bana bir şeyler anlatmaya çalışanlardan,

* Telefonda “Alo” yerine “nerdesin?” hatta “needisiiin?” diyen amcalardan.

* Yine telefonda kendini tanıtmadan direk konuya girenlerden

* Bilgi formuna doldurmak için telefon numaramı soran kişiye, başta sıfır olmadan numaramı söylediğimde, sanki numaranın başında sıfırdan başka rakam olabiliyormuş gibi baştaki o sıfırı neden söylemedin dercesine bastıra bastıra "sıfır beşyüz otuz ikiii" diye tekrar edilmesinden,  

* "Bir konuda bir şey danışacaktım" deyip benim konuşmama fırsat vermeyenlerden,

* Bana “5 dakika vakit ayırır mısın?” deyip yarım saatte lafı bitmeyenlerden,

* Sözümün kesilmesinden,

* Çayı, kahveyi hüpürdeterek, çorbayı şapırdatarak, çiğdemi çikirdeterek yiyenlerden,

* "Neyse, hayırlısı olsun" diye biten sohbetlerden,

* “Akşam uçakla İstanbul’a gidiyorum” demek yerine “Akşam İstanbul’ a uçuyorum” diyen tiplerden.  

* Ramazan'da önce motosikletle davul çala çala geçen, hasılat düşük olunca da zile basıp kapıyı açtırarak apartman içinde davul çalan davulcudan,

* Cümle içinde; “Tam namazımı kıldım kapı çaldı” ya da “Abdestimi aldım oturuyordum, sen geldin.”  Şeklinde günlük hayat aktivitesi içindeki dini   faaliyetleri bastırarak, gözüme sokarak anlatanlardan.    

* Beş dakika önce gördüğüm, yanımdan geçerken selam verdiğim tiple dönüşte tekrar karşılaşmaktan,

* Memura selam verirse yada selamını alırsa tahtının sarsılacağını düşünen “bazı” çakma ümeralardan. 

* Lacivert takım altına kahverengi ayakkabı giyen erkeklerden,

* Beyaz gömlek altına siyah iç çamaşırı, beyaz etek altına siyah naylon çorap giyen kadınlardan,  

* Fenerbahçe' nin maçından önce Galatasaray'lı biri tarafından telefonla aranmaktan ve  Fenerbahçe maçının olduğu herhangi bir akşam yapılan düğün, sünnet vb. törenlerden,

* Fener maçı seyrederken televizyonla aramdan Galatasaray’lı birinin geçmesinden (Harbi denedim uğursuzluk getiriyor !)

* Öğle tatilinde işle ilgili arayıp öğle tatilimin onbeş dakikasını ziyan edenlerden,

* Markette ödeme sırasında yeni kasa açıldığında, kuyruğun en arkasındaki uyanığın yeni kasanın en önüne seyirtip geçmesinden. 

* Arkadan vuran kalleş ayakkabıdan,

* CHP Kadın Kolu saçı yaptırıp o toplantıdan bu toplantıya sekip akşam olunca memleketi kurtardığını sanan bazı kadınlardan. (Bu bir genelleme değildir !) 

* Gözünün üzerinde bir gölgelik misali yaklaşık 1 santimetre eninde “Brook Shields kaşı olan  kadınlardan.

* Kuaför önünde oturmuş başı alüminyum folyoyla süslenmiş yılbaşı çamı görünümlü kadınlardan.

* Maç seyretmeye yalnızca küfür etmeye programlı şekilde gelmiş, futbol oyun kurallarından bihaber erkeklerden.

* Pazarda bir kilo meyve istediğim satıcının “iki kilo vereyim mi?” demesinden.

* Düğünlerde, az sonra yiyeceğimiz pastayı alkışlamaktan

* Yine düğünlerde, nikah kıyıldıktan üç dört saat sonra gelinle neler yaşayacağını tahmin edebileceğiniz damadın, gelini itina ile alnından öpme samimiyetsizliği göstermesinden.

* İşe giderken her gün geçmek zorunda olduğum, kendimi Afganistan'da hissettiren o  rezil caddeyi (Yağcılar içi) görmekten ve kaldırım işgallerine göz yuman, halkın kaldırımını parayla başka bir halka satan  yerel yöneticilerden,

* DR plakayı anladık da AV plakalı avukatlardan. (Yolda acil avukat lazım olduğunu, hadi olduysa da "Dur AV plaka geçiyor, kesin avukattır. Onu tutalım! " diyeni görmedim daha)

* Bu yazıyı sonuna kadar okumayanlardan, nefret ederim. 

Truva Sonatı'nın Ardından


Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan ile birlikte, dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say'ın davetiyle "Truva Sonatı" konserine  katıldı. Say, konser öncesi yaptığı konuşmada, biletlerin aylar öncesinde tükendiğini söyleyerek hayatının en istisnai gecelerinden birini yaşadığını ifade etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konser bitiminde  ünlü sanatçı Fazıl Say'ı ayakta alkışladı ve bir sürpriz yaparak Say'ı  konser için Külliye'ye davet etti.

Tabi ki sosyal medya ve yazılı basın boş durmadı. Yine bundan birkaç hafta öncesinde de  Cumhurbaşkanına, “Bir Mozart, bir Beethoven dinlesin, belki iyi gelir” tavsiyesinde bulunulmuş, bazıları da “Tabi ya, klasik müzik dinlesin, gerginliğini alır” gibisinden bu öneriye katılmışlar,  Fazıl Say’ın daveti  üzerine konser öncesi ve sonrasında ise gerek Fazıl Say’a gerekse Cumhurbaşkanına sanki o tavsiyede bulunanlar onlar değilmişcesine bu kez de neden böyle bir konsere katıldığına dair eleştiriler, kınamalar, alaya almalar başlamıştı.   

Sosyal medyada takip ettiğim bazı kişilerden de, “Allahım! Gözlerim yaşarıyor. Doğru mu görüyorum? Recep Tayyip Erdoğan Fazıl Say konserinde!” gibi yorumlar öne çıktı. Bunları yazanların hayatlarında kaç tane piyano dinletisine, kaç opera  veya baleye gittiklerini bilmiyorum, herhangi bir müzik aleti çalmayı bilip bilmediklerini de.  Hatta bazıları Fazıl Say ismini belki de ilk defa duydular. Daha önce duyanlardan bazıları  ise belki de piyano çaldığını bile bilmiyorlardı.

Resim, müzik, heykel gibi sanat kolları belli bir kesimin egemenliğinde değil tabi ki. Herkes  opera, bale, piyano, keman sevmek zorunda da değil. Sanatın her türlüsü güzeldir, saygındır,  fakat insanların tercihleri de muhakkak ki kendilerine göredir. Kemanı, piyanoyu, gitarı, çelloyu, klasik müziği sevenlere medeni, aydın, entel denmesi ile  sazı, bağlamayı, kavalı, türküyü sevenlere cahil, varoş,  denilmesinin hiçbir mantıklı açıklaması  yoktur. 
İlkokul 1. sınıftan itibaren çocuklarımız müzik dersi görüyorlar. Sekiz yıl ilköğretimde, eğer seçmeli dersi müzik seçmişlerse dört yıl da orta öğretimde olmak üzere toplamda oniki yıl müzik eğitimi alıyorlar. İstisnalar haricinde flüt dışında müzik aleti çalanı görmedim. Belki biraz mandolin ya da melodika. Nota bilgisi desen zaten yok. Öğrencilerde müzik yeteneği varsa, istekli ise ancak okul dışında kurslara katılarak  bir müzik aleti çalmayı öğrenebiliyorlar. Yetenek yoksa kaç yıl müzik dersi görülse de o müzik kulağı gelişmiyor. Özel okullara gidenler bu konuda biraz daha şanslı. Okul hayatımdan aklımda kalan sınıfça hep bir ağızdan söylediğimiz “Illlgaaaaz Anadolunuuuun sen yüce bir dağısııınnnn” ezgileri. Kimin sesi güzel, kim hangi müzik aletine yatkın bunun tespit edilmesi okullardaki  mevcut  müzik eğitim sitemi ile mümkün değil.  

Dediğim gibi müzik yetenek işi. Çalmak kadar dinlemek de ayrı bir zevk işi.  Yıllarca okullarda flüt sesine alışmış kulak, flütten başka bir çalgı hele piyano, obua, viyolonsel gibi çalgıların sesini duyduğunda, bir de bunları bir arada dinlediğinde bünyeye tabi ki ağır  geliyor. 

MAO döneminde burjuvaziyi temsil ettiği için piyanoların kırıldığı Çin'de, son yıllarda klasik müzik patlaması yaşanıyor. Devlet, geçmişteki açığı kapatmak istercesine klasik müziğe yatırım yapıyor. Çin'de orta sınıf aileler yüksek meblağlar ödeyip, çocuklarının piyano dersi alması için mücadele ediyor. Ülkede yaklaşık 40 milyon çocuk ve genç piyano dersi alıyor. Çin'deki rakam, Türkiye ile kıyaslandığında, ülkemizde 2 milyon piyano öğrenen kişi olması gerekiyor.

Türkiye’de klasik müzik ve klasik enstrüman eğitimi elit sayılıyor. Nasıl sayılmasın ki. Özel müzik kursu ücretleri, müzik aleti fiyatları da  bunda en önemli etken. Eğitim sistemimizin birinci önceliği olmadığını bildiğim ancak zaman içinde gerçekleşmesini temenni ettiğim, belli başlı okullardan başlamak üzere klasik müzik aletleri, keman ve  akustik piyanolar özel sektörün de içinde bulunacağı projelerle okullarımıza kazandırılmalı. Bu eğitimi vermeye hazır sayıları binlerle ifade edilen atanamamış müzik öğretmenlerimiz var.  

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Opera, Balo, Orkestra, Koro ve Topluluklarına ait 2015 veri sonuçlarına göre, opera ve bale salonu sayısı önceki yıllara oranla yüzde 26,7 azalarak 11’e düşmüş. Opera ve bale salonu koltuk sayısı ise yüzde 37,8 azalarak 6 bin 398'e gerilemiş. Seyirci sayısı ise bir önceki  sezona göre yüzde 15,8 azalmış. Bu azalmada  hükümetin  kültür ve sanata ayırdığı bütçeyi kısıtlamasının da büyük payı var. Geçtiğimiz günlerde, Hükümetin Devlet Opera ve Balesi’ne ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı nedeniyle tasarruf tedbirleri kararı aldığı ortaya çıkmıştı. Bu tedbirlere göre Devlet Opera ve Balesinin sahneye yeni eser konulmaması ve turneye çıkılmaması kararı aldığı biliniyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘hangi sebeple olursa olsun’ bir piyano dinletisine katılması, ülkenin yoğun gündemi arasında ‘Bulunduğu makam münasebetiyle her ne kadar  tam anlamıyla bir özel hayat faaliyeti sayılmasa da’  kendisi açısından  sıra dışı bir faaliyet olmuştur. Vücut dilinden anladığım kadarıyla konserden memnun ayrılmış görünüyor. Gerçekten bu tür dinletileri sevip sevmemesi müzik zevkiyle alakalı bir durumdur. Zulüm mü yaşadı yoksa keyif mi bilemeyiz. Bu yalnızca kendi iç dünyasını ilgilendirir. Dinlemiştir, bitmiştir. Gündemde yerini aldıktan birkaç hafta sonra da unutulup gidecektir. 

Bu konserden asıl kazanım, Cumhurbaşkanının Fazıl Say’ı dinlemesi ile verdiği mesaj değil,  eğitim sistemimizin mevcut ihtiyaçları düşünüldüğünde muhakkak ki birinci önceliğimiz olmamakla birlikte, devletçe okullardaki müzik eğitiminin yeniden yapılandırılarak, zorunlu olarak değil, müziğe ilgisi olan çocuklarımıza  hem Türk müziğini, sazıyla bağlamasıyla,  hem batı müziğini piyanosuyla, gitarıyla çalmalarını öğrenmelerine yardımcı olmak, hem de içlerinden yeni Fazıl Say’ların Suna Kan’ların, İdil Biret’lerin, Leyla Gencer’lerin, Semiha Berksoy’ların  yetişmesine öncülük etmek olacaktır. 

Külliye yapılırken bir opera salonunun da tasarlanmış olması, devletin başının bu konuda çok da kapalı olmadığını, siyasi duruşu dahilinde şimdi olmasa bile ileriki zamanlarda bizi müzik ve sanat açısından güzel günlerin beklediği konusunda umutlandırıyor.

Milletçe, yerli yersiz, olumlu olumsuz her şeyi  eleştirmek ve bunu sınırsız bir hak olarak görme hastalığımız, belki de çocuklarımıza verilecek müzik ve sanat eğitimleri ile bir sonraki kuşaklara aktarılmadan son bulur.