30 Ağustos 2018 Perşembe

Sıradan Görünen Dahiler


      "Bir dahi için en acınacak durum, sıradan bir bedenin ve kafanın içine hapsolmaktır. İlgi çekici bir özelliği yoktur onun.Dış görünüşü, beyninin ve ruhunun sıra dışı fırtınalarını gizleyen bir hapishane anlamına gelmektedir. Bir dahi için en katlanılmaz şey, nefret edilmek değil, sıradan görünmektir. Böyle birinin cüce ve felçli dahileri kıskanması bile mümkün. Bir toplantıya gittiğinde fark edilmemektense, bir sakat olarak ilgi çekmeyi yeğleyebilir."

Zülfü Livaneli
Sıradan Görünen Dahiler
Karakarga Dergi Sayı:4

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Dünyanın, hatta evrenin en büyük pazarlıkçısıdır insanoğlu.

      
       Dünyanın, hatta evrenin en büyük pazarlıkçısıdır insanoğlu.

       Yüce Allah ilk önce 50 vakit namazı emretmişken, Peygamberimiz Hazreti Muhammed (S.A.V) rica minnet pazarlık, namazı 5 vakite düşürtmüş.

       50 vakitten 5 vakte.

        Bu nasıl bir pazarlık? Hani en azından bu 50 vakit olmaz bari 30 olsun dememiş, hadi olmadı  20 olsun dememiş, 5 vakiti nasıl kabul ettirmiş?   

        Sonuçta pazarlık yaptığın da Yüce Allah (CC) yani. Kesin Peygamberimiz "bunlar bu 5 vakiti de kılmaz ya" demiştir içinden.    

Keşke !


Çocukken, "vasati" nin ne demek olduğunu bilmediğim zamanlarda üzerinde "vasati 40 çöp" yazan kibritlerin içinden gerçekten 40 çöp çıksaydı keşke. Dokuz kat gofretlerde gerçekten dokuz kat olsaydı.

Dayım "Sana İstanbul'u göstereyim mi?" dedikten sonra "Olur" demem üzerine, iki eliyle kafamı sıkıştırıp ayaklarımı yerden kestiğinde (Bkz. Sn.Ahmet Davutoğlu'nun çocuk öpme şeklinde) İstanbul'u görebilseydim keşke.

Beş yaşlarındayken, dedemlerden eve dönüş yolunda yürümekten  yorulduğumda, "Baba kucağına alır mısın?" dediğimde, babamın "trenyoluna kadar yürü, oraya gelince alayım" demesinden sonra bana masal anlatmaya başlayıp masalın bitiminde eve varınca  "hani beni kucağına alacaktın" diye ağlayıp,  kandırıldığımı anlamasaydım keşke,  

Küçükken istenen oyuncaklar, çikolatalar, kıyafetler gerçekten "dönüşte" alınsaydı keşke,

İlkokul öğretmenimin, "ilk aşı olana ödül var, kim aşı olacak ilk" demesinden sonra, -arkadaşlarımın da arkadan itmesinin etkisiyle- tahtaya çıkarak, hemşire  kocaman iğneyi koluma sokunca iğnenin acısını içime atıp, alacağım ödülün hayalini kurarken öğretmenimin  diğer elime tutuşturduğu belki on kez okuduğum "İki Yıl Okul Tatili" kitabı ve hayal kırıklı eşliğinde sırama dönmeseydim keşke.

Lisede "Ben akşam çalışamadım, sınavda biraz senden bakayım" diyen sıra arkadaşıma, sınavda kağıdımı gösterdikten sonra, yıl sonunda benden daha yüksek bir not almasaydı keşke.

Çalıştığım iş gereği, arazi tespitine götürdüğüm bir minibüs dolusu, -en genci atmış yaşlarındaki- köylü vatandaşların, başta köy muhtarı olmak üzere  beyanına dayanarak yaptığım tespit ve olayın mahkemelik olması neticesinde, o bir minibüs dolusu adamın yine başta muhtar olmak üzere mahkemedeki yalan beyanlarını duymasaydım keşke.

Alışverişe giderken kaldırımın kenarında önünde üç beş mendille soğukta oturduğunu  gördüğüm mendilci çocuğa "Bu kalan son mendillerin hepsini alacağım. Ama bak ondan sonra evine gideceksin tamam mı?." dedikten sonra dönüşte, o çocuk yine aynı yerde mendil satmıyor olsaydı keşke. 

Yine bir akşam vakti yolumun üzerindeki, önünde 5 tane  toplasan 1 kilo gelmeyecek armutları, hadi bitsin de evine gitsin diye satın aldığım köylü teyze, yolumdan dönüşte, önünde oturduğu dükkana sakladığı,  5 adet armut bulunan yeni bir poşeti  satmak için tekrar önüne koymasaydı keşke.      

Pazarda, köylü kazansın diyerek diğerlerinden kilosu bir lira daha pahalı domatesleri satan köylü amcanın, ben cüzdanımdan bozuk para denkleştirmeye çalışırken, doldurduğu poşetin altlarına  çürük domatesleri özenle sıraladığını eve geldiğimde görmeseydim keşke.

Çocukluğumda alıştım  kandırılmaya, onlar zararsız kandırılmalardı, şimdi hatırlayınca gülüp geçtiğim.


Ben asıl,  mendilci çocuğun çaresizliğine, köylü teyzenin muhtaçlığına ve  köylü amcanın saflığına inandığımda kaybettim bu ülkedeki bazı insanların  iyi niyetli, temiz kalpli olmalarına, gerçekten samimiliğine ve bozulmamışlığına  olan inancımı.

İşte asıl o zaman kandırıldım.  

Umuyorum ki, bizi biz yapan insani mayamız bozulmamıştır.  Sadece ekonomik sebeplerdir insanları böyle davranmaya zorlayan.

O köylü saflığının  bozulmasıyla başladı her şey,  sona doğru giden yolumuzda....


Çocukken de günler 24 saat miydi?

       "O zamanlar insanlar yavaş hareket ederlerdi. Salına salına meydanın bir tarafından karşı tarafına geçer, dükkanlara salına salına girer çıkar, hiç acele etmezlerdi. Bir gün yirmi dört saatti ama sanki daha uzunmuş gibiydi. Acele etmeye gerek duyulmazdı. Çünkü gidecek bir yer yoktu. Ne satın alınacak bir şey, ne de satın almak için para. Ama bazı insanlar için o dönem belli belirsiz bir iyimserlik dönemiydi."

        Harper Lee' nin "Bülbülü Öldürmek" adlı kitabından 1800' lü yılların Amerikası'ndaki Maycomb kasabasını anlatıyor bu satırlar. 

         1970' li yıllar Türkiye'sinin Aydın şehrinde de değişen bir şey yoktu. O zaman da günler yavaş geçerdi. İnsanlar da yavaştı. Koşuşturma yoktu. Trafik yoktu. Sokakta oynarken günde belki en fazla beş tane araç geçerdi sokaktan. Okul servisleri yoktu. Akşam gezmeleri, ancak evlerden evlere komşu gezmeleri idi.  Çay bahçeleri, kafeler, parklar, barlar, restoranlar ya yoktu, olanlar da şimdiki gibi dolu değildi.

          Her şey yavaştı. Alışveriş de yavaştı. İnsanlar bıkmadan sıkılmadan sıra beklerlerdi. Elektrik faturası, su faturası, banka sırası ve hastane muayene kuyruğunda. Kimsenin elinde telefon da yoktu, vakit geçirecek. Ama herkes sırasını beklerdi sabırla. Şimdiki gibi otuz saniye market kasasında bekleyip "Yeni kasa açılmıyor mu kardeşim?  Ne biçim süpermarket burası?" diyen yoktu. Hoş zaten market de yoktu ki ne süperi. 

         Çarşıya çıkılıp paketler, poşetler dolusu eşyayla, kıyafetle eve dönülmezdi. Bugün çarşıya çıkılır. Kıyafet beğenilir. Alınıp alınamayacağı düşünülür, alınmaya karar verilmişse babadan olur alınır, muhtemelen "Dur bir bakarız aybaşı gelsin de." cevabı alınırdı. Bu cümledeki "Bakarız"  "Şimdilik paramız yok, alamayız" demekti. Aybaşı gelir alınmazdı, öbür ayda alınmazdı. O ay hiç gelmezdi ve o ay geldiğinde büyük ihtimalle de birkaç gün sonrası  ya Ramazan yada Kurban bayramı olurdu. İstenilen kıyafet aylar sonra alındığında nasıl kıymetli olurdu, hiç eskitilmezdi. Öyle arkadaşlarım vardı ki,  sanki bir tişörtle çocukluğu geçmiş sanırsın. Başka kıyafetle görsen tanıyamazsın. Başka yoktu yani, o kıyafeti çok sevdiğinden değil, belki de yoktu, başka yoktu ama hep aynı şey mi giyilir diye hiç sızlanılmazdı, ayıplanmazdı da.

        Hafta sonu nereye gidelim, ne yapalım diye bir derdimiz de yoktu. Harper Lee' nin roman kahramanı Scout'un dediği gibi, nasıl Maycomb dışında gezilecek bir yer yoksa, Aydın içinde olmadığı gibi Aydın  dışında da gezilecek, gidilecek bir yer yoktu. Evet belki parası ve aracı olan  Kuşadası yada  İzmir'e giderdi ailesiyle. "Olum var ya biz Bodrum'a gittik !" "Marmaris'e gittik !" diyen arkadaşlara sanki uzaya gitmiş gibi bakılır, kıskanılırdı. Ben "İstanbul'a gittik." diyeni duymadım, zaten giden olsaydı da kesinlikle ona başka bir gezegene gitmiş gibi bakacağımızdan eminim. Yaz boyu belki bir defa Kuşadası'na gidilirdi, günübirlik, hepsi bu. Aracı olan küçük azınlık dışında kısa mesafeli bir yere gitmek bile toplu taşıma ile zaten yeterince işkence olurdu. Gideceğin yolda geçecek sürenin en az beş katı süre dolmuşun gelmesini beklemek vardı ve sıkılınsa da beklenirdi. 

      Bomboş geçen zamanlar, boşa geçen zamanlar. İnsanlar belki düşünmeye daha çok zaman ayırıyordu bu beklerken geçen boş zamanlarda. Ulaşım da yavaştı. Kimsenin acelesi yoktu. Yollar şimdiki gibi araçlarla dolu ve trafik olmadığı halde... 

          Evet hayat yavaştı, yokluk vardı ama biz mutluyduk. Ne yoksulluktan nefret ederdik ne de bundan gurur duyardık. Aslında yoksul değil yoksunduk çoğumuz. Parası olanın da alabileceği pek bir şey yoktu zaten.  Çok paramız yoktu ama yine de mutluyduk. Hediyelerin insanları şimdikinden daha çok mutlu ettiği zamanları yaşadık. Küçük şeylerle mutlu olmasını biliyorduk. 

         Yıl 2018. Hız çağındayız, tek tuşla banka işlerimizi hallediyoruz, fatura ödeme kuyruğunda beklemiyoruz, kuyrukta beklemiyoruz, beklesek de sıkılmıyoruz, çoğumuz durakta dolmuş beklemiyor, özel aracımızla varacağımız yere on dakika geç gitmemek için daha hızlı gidiyoruz, hızlıyız ama mutlu değiliz. 

         Yeni kıyafet almak için bayramları bekletmediğimiz çocuklarımız var ama mutlu değiller.

         1970' lerde hayat kesinlikle şimdi yaşadığımızdan daha zordu ve yavaştı, ama biz mutluyduk. 
  

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Anneler, Babalar...

"Anneler, Babalar birer okul olun. 
Okul artık sizsiniz.
Çocuklara laik cumhuriyeti, cumhuriyet sevdasını,
Cumhuriyet devrimlerini öğretin.
Mustafa Kemal'i anlatın. 
Unutmasınlar.

                                                     Titanik Kemancıları-Bekir Coşkun

Gidiyorum Elveda!

"İyi ya, madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz, o halde bunca matem, bunca kahır ne için? Sizinkisi matem değil zaten, korku! Hayat demek, ölümü beklemek demektir. Az çok hepimizin denizi, yıldızları ağaçları işte falan filanları göreceğiz, bir çok şeyin tadına bakacağız. Sonra da ister istemez "Gidiyorum Elveda" şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun."

1967 yapımı "Serseri" filminde Balıkçı Kazım'ın (Sadri Alışık) veryansını.

Güzel ülkemde Espresso neden 7 TL değil?

      Bu arada geçen kahve bilirkişisi bir abimizle masada denk geldik. "Bir espressonun fiyatı, o ülkedeki en küçük banknottan en fazla 2 yukarı olabilir. Diğer türlüsü dolandırıcılıktır." dedi.
      
      Bizim muhitte 12 liraya espresso satan adam var. Düşün sen durumu. Kahvesi de öyle böyle kötü değil üstelik.

     Karakarga Dergi-Sayı 3- Nasıl Yaparsak Olmaz.Mutenalaşma ile Başetmek/Mehmet İren

Namuslular-Namussuzlar

Cemil Meriç, "Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur. Bu memlekette namuslu ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun. Göreceksiniz çok kalabalık olacaksınız" der. 


Yitirilen Adacıklarımız

         
         Her yıl göçebe kuş sürüleri okyanusu geçerken, tam ortada yer alan küçük bir adaya konup dinlenir, güçleri tazelermiş. O ada bir cankurtaranmış, yorgun kuşlar için.

         Kuşaklar boyu sürüp gitmiş bu. Bir yıl deniz yükselmiş ve adacığı yok etmiş. Kuş sürüleri uça uça yanı noktaya geldiklerinde adayı aramışlar ama bulamamışlar. Gökyüzü kış çığlıkları ile dolmuş. O yorgunlukla mecalsiz kanatlarıyla okyanusu geçemeyeceklerini anlayan kuşlar denize yıldırım dalışları yaparak intihar etmişler.


         Ezgilerimiz gökyüzünde çığlık çığlığa dönüyor, hayat kurtaracak adasını arıyor ve ne yazık ki o adacıkları teker teker yitiriyoruz. 


                                                                       Zülfü Livaneli

"Vicdan" denen olgu vücudumuzun tam olarak neresinde ?



           -"Sokaktaki çocukları aç, susuz ve kış günü ayağı çıplak görünce vicdanım sızladı."

        -"İşlediğim cinayetten ötürü fena halde vicdan azabı çekiyorum."
        -"Bu yapılanları vicdanım kabul etmiyor."
        
         Günlük hayatta "Vicdan" kelimesini sıkça kullanıyoruz. 

          TDK sözlüğü;" Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç." olarak tarif ediyor.

         Kutsal bilgi kaynağı wikipedi vicdanı şöyle tanımlıyor. "Vicdan, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir."
         
           Vicdan azabını ise; "Yapılan bir işten dolayı duyulan acı, üzüntü" olarak tanımlamak mümkün.

           "Tüm insanlar dünyaya, kafa ve yüreklerinde bir iç mahkeme ile gelirler. Bunun adına vicdan denir." diyor, Aydın Boysan.

            Ömer Bin Hattab ise "Kötü bir işin en gizli şahidi vicdanımızdır." 

           "Vicdan, içinizden geçen 'başkası bakıyor olabilir' sesidir. demiş H. L. Mencken.


          Peki. Vicdan vücudun tam olarak neresinde? beyin,kalp, mide ?


            Anlaşılan insanın içinde bir vicdan olgusu var. Fakat vicdan vücudun tam olarak neresinde?  beyin? kalp? mide? Vicdanımız sızlayınca; kalbimiz mi titreşir? O zaman vicdan kalbimizin içinde mi? Aklımız mı karışır? Demek ki vicdan beynimizde. İçimiz mi sızlar, karnımız mı ağrır? Öyleyse vicdanımız midemizde. 

             
            Suçsuz bir canlıyı öldürdükten, hırsızlık yaptıktan, savunmasız bir canlıya zarar verdikten sonra pişman olunca neremiz acıyor acaba?

            Mehmet Anıl'ın Afet adlı kitabında okumuştum. Kitabın bir yerinde Peri ile aralarında şöyle bir sohbet geçer: 


          "-Herkesin vicdanı vardır Pericim, en gaddar canilerin bile, hem biliyor musun, herkesin vicdanı enikonu aynı boyuttadır. Kalp, karaciğer, safrakesesi gibi bir organdır o da. Kişiye göre az çok değişse de sonuçta, eh, aynı işi görür.

          
          Vicdanın, tıpkı bağırsaklar gibi içinde  pis ve kötü şeyler barındırdığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Suçluluk duygusu, günah, utanç gibi bünyeye zararlı maddelerle tıka basa dolarsa, bağırsakların boşalması gibi vicdan taşar ve içindeki bütün pisliği artık garezi kimeyse suratının tam ortasına püskürtür!
        
          Eğer vicdan safra kesesi gibi dolarsa, gel ona vicdan kesesi diyelim, patlar ve içindeki pislik moral peritonite yol açıp bünyeyi zehirlemeye başlar.Beynimiz buna fırsat tanımamak için, tıpkı bağırsakları boşaltması gibi, vicdan kesesini küçük bir delikten, yani bildiğin ağızdan, karşısındakinin suratına püskürtür. Artık kime ne kötülük ettiyse.
             En acımasız sandığın insanların vicdanı aslında en çok mesai yapan organdır. Bu hınzır organ çalışırken hayli şamata çıkartır. Vicdanın sahibi de gürültüyü bastırmak için bağırmak zorunda kalır. Bütün mesele bu!
             
             Ne var ki Allah tarafından vücudumuza yerleştirilen bu yalan makinesini kandırmak çok kolay değildir. Doğal olarak açma kapama düğmesi de bizim değil onun elindedir." der.
           ***

           Her insanın içinde vicdanı var ve sabit bir yerde durmuyor anlaşılan. Vücudun organları aynı zamanda vicdan görevini de yaparlar. İsteyerek yahut istemeyerek yaptığımız  haksızlıklar, adaletsizlikler, hırsızlıklar eğer biraz insancıl duygularımız varsa vicdanımızı rahatsız eder.  Karnımıza ağrılar girer, beynimiz hep bunu düşünmek zorunda kalır, belki de bağırsaklarımız  bozulur, yaptığımız vicdansızlıkları düşündükçe daha ileri boyutta kalbimiz daha çok çarpmaya başlar, nefes alıp vermemiz hızlanır. Vicdan böylece organ organ dolaşır vücudumuzda.Yaptığımız doğru davranışlar ise vicdanımızı rahat ettirir. Dolayısıyla organlar sadece kendi işini yapar.    

          Vicdansız olarak sıfatlandırdığımız  bazı insanlara da kızmamamız gerekir. Belki de onların vicdanı, daha anne karnında bir ceninken göbek kordonunun içinde idi  ve doğduktan sonra o kordonla birlikte toprağa gömüldü gitti. 

          Vücudumuzun neresinde olursa olsun vicdanınızı her daim rahat tutacak, onu sızlatmayacak ve diğer organlarınıza da iş çıkarmayacak davranışlar sergilememiz dileklerimle...

           Vicdanının sesini, dinle bak ne diyor.... Ben gidip biraz Müslüm Gürses şarkıları dinleyeyim.



26 Ağustos 2018 Pazar

Kornaların Dili


        Araçlar, kornalarıyla, insanların birbirleri ile anlaştıklarından daha iyi anlaşıyorlar ve bir ifade tarzı olarak araç kornası kullanıyor yurdum insanı. 

        Birbirleri ile kornaları ile selamlaşıyorlar, olmadı selektör yapıyorlar, yeri geliyor kornaya uzun uzun basarak küfür ediyorlar. Kornaya ne kadar uzun süre basılı tutarsan küfürün şiddeti o kadar yüksek demektir. Karşı taraf da uzun uzun kornaya basarak cevap verirse o da "ben de senin" demek.

      Karşıdan gelen tanıdık bir araca kısa basılan korna naber, karşılık olarak basılan uzun korna, “iyi valla nolsun” demektir.
      
       Trakya’da ise karşıdan gelen tek kısa korna “nabyon”, karşılık olarak basılan çift korna “iyi beya, sen nabyon” demektir.

        Aynı birliğin minibüsleri ya da aynı firmanın otobüslerinin kornalaşması yada sellektörleşmesi “iyi yolculuklar” yada "selam kaptan kardeşim" demektir.

        Birbirlerinden ayrılırken basılan tek kısa korna "hadi eyvallah" manasındadır.

       Düğün ve sünnet konvoylarında ise günün favori şarkıları korna ile seslendirilmeye çalışılır. 

      Futbol takımlarının taraftarlarının şampiyonluk ve galibiyet kutlamalarında ise aralıksız kornalar basılır. Bu arada araçlar birbirlerine zarar verseler bile umursanmaz, korna çalınıp devam edilir. 

      Karayolunda sol şeritte gidiyorsan arkandan gelen bir tırın şiddetli kornasının, "Önümden çekiiillll" demek olduğunu söylemeye herhalde gerek yok.

      Sarı ışığın yeşile döndüğü, saniyenin onda biri kadar geçen o sürede, hala hareket etmeyen öndeki araca basılan korna ile aslında, araç öndeki araca "hadi yürüüüü paşa kelle bekliyor" demek istiyor.
     
      Şehir merkezinden köylere yolcu taşıyan minibüslerin güzergahlarında yavaş yavaş giderken kesik kesik kısa aralıklarla çaldıkları korna ise "ha-di gi-di-yo-ruz-yok-mu-yol-cu" demek.
     
      Sürücünün aracı ile evinin önünde durup, aracın camı açıkı kapısından kafayı dışarı sarkıtarak bastığı uzun korna ise "hadi ben geldim aşağı inin gidelim" demek. 
      
        Yolda radar varsa yardımsever otomobiller selektör yaparak birbirlerini uyarır. Uzun farlarını yakarak karşıdan geleni uyarmak için  yine uzun farlar kullanılarak selektör yapmak  ise "bilader o uzunları yaktığında  benim  gözler de aha bak böyle oluyür" demektir. Karşıdaki inat edip uzunları yakmaya devam ederse,  yanından geçerken küfürle karışık uzun uzun kornaya sürekli basmak da  "uyardık anlamadın bu küfürü hakettin" demektir.
       
         Hele bir de havalı korna ile derdini anlatanlar var ki. Baba filminin melodisini seslendiren, öksüren, Türk Marşı çalan kornalara  sahip araçlar da içlerindeki sanatçı kişiliği öne çıkaran sürücüleri barındırırlar. Sanatın bu türünden uzak durmakta fayda var. 

       Bütün bu olumsuz örneklere rağmen araçlar,  insanların birbirleri ile anlaştıklarından daha güzel anlaşıyorlar. Bomboş sokakta birbirine selam vermeden geçip gidenler, trafikte birbirini uyaran ama yaya geçidinden, alt ve üst geçitlerden geçmeyenleri uyarmayanlar, yaya geçidine park edenleri uyarmayanlar, bir mekana girdiklerinde selam vermeyenler, vedalaşırken Allahaısmarladık, hoşçakal demeyenler, hep bu araçları icat eden ve onları kullanan insanoğulları değil mi? 

       Araçların da gevezeleri yok mu? Tabi ki var. Olur olmaz yerde ve olur olmaz saatte kornasını kullananlar. 
       
       Lütfen trafikte araç kornalarını gereksiz yere, hele geç saatlerde kullanmamaya özen gösterelim. Daha saygılı, daha duyarlı vatandaşların yaşadığı şehirlerde yaşamak hepimizin hakkı...
    

Olsun Makamı - Ozan Önen



Ozan Önen’in “Babam Beni Şahdamarımdan Öptü” adlı kitabının “Olsun Makamı” başlıklı yazısından bir bölüm:


…Bir zamanlar Kaz Dağları’nda…  Tahtakuşlar Köyü’nün Edremit Körfezi’ne bakan yamaçlarında yürürken, zeytin ağaçları arasında bir kahveye rastladım.
Kahvehane dediysem, aynı zamanda köyün açık hava çay bahçesi.
Çay bahçesi dediysem, aynı zamanda birahane.
Birahane dediysem, biraz da “kendin pişir kendin ye” mekanı…
Adı “Dostlar”
Mekanın tabelasını okuyup da aklıma Platon’un “Dostlar şölene çağrılmadan gelirler.” Lafı gelince, “Dostlar” a giresim tuttu…
Hem…
Zeytinlik gördüğüm her yer bana “yakın tanıdık” gibi gelir hep; zeytin dallarının gölgesinde bir masa görünce oturmamak için direnemem: İtalya ,’da da olsam, İspanya’da da olsam, bir zeytin ağacının altındaysam, üç beş dakikaya oranın yerlisi olurum.
Direnmedim.
Mekandaki en son masaya “merhaba”yla kuruldum.
Baktım; diğer masalarda bira içen köylü kadınlar vardı. Manzara beni şaşırtmadı…Çünkü bu köyün erkekleri, kadınlarını “Han” bellediklerinden, kadınlara “Han’ım” derlerdi; duymuştum bunu…Buradaki kadınlar “ikinci sınıf vatandaş” değillerdi; sosyal hayata tümüyle dahillerdi.
Hiç bira içesim yoktu ama bira içen köylü kadınları böyle şen görünce dayanamadım, ben de bira söyledim.
İki dakika oldu olmadı, nereden baksan doksanlarına gelmiş bir kadın, kahverengi bira şişesi elinde, bana doğru yaklaştı… “Dostlar’ı çalıştıranlardan biri herhalde” dedim. “N’olur ben alırım siz zahmet etmeyin” diye de atıldım…. O ise hiç oralı olmadı. Birayı bir güzel koydu önüme. “Karnın aç mı oğlum?” diye de sordu. “Tokum” dedim…Adını sordum “Esma” imiş… “Ben de Ozan, memnun oldum.”
Tanışır tanışmaz “Ali Ekber Çiçek’i bilir misin” diye soruverdi; “Bilmez olur muyum?” dedim… Tam karşımızda, Atğina Akropolisi gibi göğe uzanan, yemyeşil ağaçlarla kaplı tepeyi gösterip “Bak” dedi: “Ali Ekber, işte orada…” Daha biramdan yudum almamışken “Hadi gel” diye tutturdu: ”Seni Ali Ekber’e götüreyim. Benim adam da orada...”
Esma Han’a “Biram ne olacak?” diyecektim ki “Ulan” dedim kendi kendime: “Koskoca kadın kalkmış, “Seni Ali Ekber’e götüreyim” diyor…Ne birası?”
Beni duymuş gibi lafa girdi: “Ali Ekber…”dedi. “Buralarda demlenir, saz çalardı…Ne güzel söylerdi. Bu köylüdür Ali Ekber… Tahtakuşlar’a bu yüzden gömdük onu. Kalk, götüreyim seni…Dertleşir, muhabbet edersiniz. Sonra demlenirsin…”
   
            TAHTAKUŞLAR MÜZESİ


           Türkiye’nin en ilerici Ege köylerinden biri… Bu köyde, 70.000 yıllık maziye sahip mitoloji-efsane, obje-takı ve sembol evrimine dair dünyada kurulmuş en özel yerlerden biri, Tahtakuşlar Köyü Alibey Kudar Özel Etnoğrafya Galerisi bulunuyor.

         Tahtakuşlar Köyü Kudar Ailesi tarafından ve Türkiye’nin ilk özel müzesi sayılan bu mütevazi mekan, UNESCO başta olmak üzere ulusal ve uluslararası kültür otoritelerince verilmiş onlarca ödüle de sahip…

         M. Selim Kudar’ın kendisinin yazıp kendisinin bastırdığı Muatazmayinşatürta adlı muazzam kitabı ve M.Selim Kudar’ın ressam kızı Esma Kudar’ınsa , bilhassa “Sembolizm ve Şaman Sembolleri” temalı resimleri, köydeki köklü birikimin ve kültürün insanlık tarihine ve akademik dünyaya aktarımı açısından mühim. 

İnsan Olmak Zor İş - Levent Gültekin

       

     ...Kendi vicdanıyla, değerleriyle, akılla ahlakla çelişse bile yanlışın taraftarı, uygulayıcısı olmanın dinle, etnik kökenle, ideolojiyle alakası yok. Peki neyle var? Sanırım doğduktan sonra insan olma süreci ile alakalı. Esasında tüm bu deneyler bize gösteriyor ki, insan olmak hakikaten zor iş. Çünkü neyin iyi, neyin kötü, neyin yanlış, neyin doğru olduğunu ayırt edebilmek için görünen o ki esas olan insan doğmak değil, yaşam sürecinde insan olabilmektir.

        Günlük hayatlarında doğru kararlar veren, tavırlar takınan, aklı başında görünen insanların ancak bir gücü ele geçirdiklerinde veyahut zorlukla karşı karşıya kaldıklarında gerçek kişilikleri ortaya çıkıyor. "Siyaset insanı bozar" dedikleri de bunun gibi bir şey.

         Binaların nasıl depremlere karşı sağlam kolonlara, kirişlere yada yeterli  demire ve çimentoya ihtiyacı varsa, insanların da kolonlara, kirişlere, yeterli harca, değerlerden oluşan güçlü iskelete ihtiyacı var. İnsan kişiliğinde kolon ve kiriş görevi görecek sağlam değerler, edebiyat, felsefe, sanat, ahlak kuralları olan toplumsal terbiye gibi insanı eğitici bir sistem.

        Bunlar olmadığında ne yazık ki insan olma süreci tamamlanamıyor. Bizim gibi toplumların asıl sorunu ise bu tür depremlere dayanaklı kanaat önderlerinin, aydınlarının yokluğu. Zor olan başkasını insan yapmaya çalışmak değil, insan olmak. Çünkü ciddi bir çaba gerektiriyor.  

Levent Gültekin'in "Karakarga Dergi"deki bir yazısından alıntıdır.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Okumak Üzerine



“İkra bismi Rabbilkellezi halek” diye buyuruyor Allah kutsal kitabımızın Alak Suresi 1.ayetinde. Yani “Oku!... Yaratan Rabbinin adıyla oku”.  Oku diye buyurmuş.

        İngiliz filozof, bilim insanı, avukat Francis Bacon şöyle demiş:

      "Yediklerimiz değil, hazmettiklerimiz bizi güçlü yapar. Kazandıklarımız değil, biriktirdiklerimiz bizi zengin yapar. Okuduklarımız değil anımsadıklarımız bizi bilgili yapar. Başkalarına verdiğimiz öğütler değil bizzat uyguladıklarımız bizi insan yapar."


       Umberta Eco' da "Gülün Adı" adlı romanında "Bizler kitaplar için yaşıyoruz  Kargaşa ve yozlaşmanın egemen olduğu dünyada hoş bir görev bu." diyor.



İtalyan bilim insanı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür Umberto Eco, “Gülün Adı” isimli romanında: “Bizler kitaplar için yaşıyoruz. Kargaşa ve yozlaşmanın egemen olduğu dünyada hoş bir görev bu.”  Diyor. Arjantinli öykü ve deneme yazarı  Jorge Luis Borges de cenneti bir kitaplık olarak düşlüyor.

“Gidelim buralardan…İlaçlarını yanına alma, kitaplarımı almayayım ben de. Biraz da onlar çıldırtmıyor mu bizi. Havası ilaç, denizi kitap bir yerlere gidelim.” Diyor “Z Raporu” kitabında Ali Lidar.

Marquez: "Bir yazar için Faulkner okumak, hızla giden bir trenin önüne yatmak gibi tehlikelidir."der. Etkisinden kurtulamazsınız. 

Yekta Kopan, "Bir de Baktım Yoksun" adlı kitabından:

"Bulduğu her şeyi okurdu. 'Hani keçinin erkeği önce şöyle bir boynunu sürter, kafasını itekler ya, işte öyle. Önce kafama sürtesim geliyor bu kitapları, böyle sürteyim, sürteyim. Sonra da içime sokayım istiyorum. demişti.' birgün. Kahvedekiler göz kırpar, bıyık altından güler, kusura bakma köyümüzün delisine dercesine el ederlerdi."

Mehmet Erdül'ün  "Sağır Soba" adlı kitabından:

"Bir bayram gittiğim mezarlıkta, hiç tanımadığım birinin mezar taşına oğlu, babası için şunları yazdırmıştı: 'Uzun ve meraklı bir kitaptı hayat, inat ve sevgiyle okudun. Işığını tüketme sakın, sen orada da okursun.' "

Herta Müller, 2009 Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasında:

"Hiçbir şey bizimle bir kitap kadar kuvvetli konuşamaz. Bir kitap düşündüklerimiz ve hissettiklerimiz dışında bizden hiçbir şey beklemez." diyor.

Albert Camus' nun annesi Catherine Camus, Albert Camus hakkında şöyle diyordu:

"O'na göre başımızı sokacak bir ev ve kitaplarımız varsa bize gereken her şey var demektir."

     Alman edebiyatçı Goethe: “İnsanın iki ömrü olmalı, biri okumak diğeri yaşamak için.”